“Bu adadan iki devlet asla çıkmayacak”

Prof. Dr. Niyazi Kızılyürek, Bugün Kıbrıs’a konuştu. Kızılyürek, iki devletli çözümün mümkün olmadığını belirterek “ya federal ortaklık ya Türkiye içinde erime” dedi; İbrahim Kalın’a giriş yasakları için çağrı yaptı, Erhürman’a sorumluluk yükledi, Guterres’in temmuz girişimi ve AB-Erdoğan denkleminin federasyon için yeni bir kapı açabileceğini söyledi.

Bugün Kıbrıs/Ayşemden Akın

Avrupa Parlamentosu eski üyesi Prof. Dr. Niyazi Kızılyürek dünyanın “yeni bir düzene değil, yeni bir düzensizliğe” girdiğini söyledi; Kıbrıs’ın ise İsrail–Türkiye gerilimi, Doğu Akdeniz jeopolitiği ve derinleşen bölünmüşlük içinde giderek daha tehlikeli bir yere sürüklendiğini vurguladı.

Kızılyürek’e göre Kıbrıs’ta iki devletli çözüm gerçekçi değil: “Bu adadan iki devlet asla çıkmayacak. Kıbrıslı Türklerin önündeki tercihler çok somuttur: Ya federal bir Kıbrıs devleti içinde eşit toplum olarak yer alacaklar ya da Türkiye içinde kaynayacaklar.”

“DÜNYA YENİ BİR DÜZENE DEĞİL, YENİ BİR DÜZENSİZLİĞE GİRİYOR”
– Hocam dünya yanıyor; İran savaşı, Orta Doğu krizi ve Doğu Akdeniz’deki belirsizlik aynı anda büyüyor. Siz bu gidişatı nasıl okuyorsunuz? Dünya yeni bir düzene mi giriyor, ne olacak bu gidişatın sonu?

Dünya yeni bir düzene değil, yeni bir düzensizliğe giriyor diyebiliriz. Çünkü 1945’ten sonra kurulan bir dünya düzeni vardı. Birleşmiş Milletler gibi bir kurum vardı. Birtakım değerler ve ilkeler çerçevesinde kuvvetle hukuku bir ölçüde dengeleyen bir yapıydı o.

Kuvveti tamamen zapt edemezsiniz; insanlık tarihinde kuvvet hep etkili oldu. Ama hukuk zaman zaman kuvveti dengelemek üzere işlev görüyordu ve BM’nin kuruluşu da böyle bir şeydi. Tam da bozulan şey bu. Artık hukukun kuvveti dengeleyemediği bir dünyaya geçtik.

Bunun başını da Amerika Birleşik Devletleri ve Trump hükümeti çekiyor. O düzenden sıyrılıp tek yanlı müdahalelerle Amerikan imparatorluğunu ayakta tutma çabası var. Aslında çöken bir ABD hegemonyasıyla karşı karşıyayız. Başta Çin olmak üzere başka güçlerin yükseldiği bir dönemdeyiz.

Bu olabilecek en tehlikeli yerdir. Çünkü kuvvet her şeyi meşru kılabiliyor. Grönland’ı da isteyebilirsiniz, İran’ı da bombalayabilirsiniz. Netanyahu’nun yaptığı zaten insanlığın gözü önünde bir soykırım.

Bu bana Peloponez Savaşları’nda Tukidides’in sözünü hatırlatıyor: “Kuvvetliler istediğini yaparlar, kuvvetsizler de mecbur oldukları şeyleri yaparlar.” İnsanlık çok büyük çabayla oradan çıkmaya çalışmıştı; şimdi yeniden oraya dönmüş olduk. Bu son derece düşündürücü, üzücü ve büyük tehlikeler barındıran bir dönem. Umarım daha büyük felaketlere yol açmadan, kuvveti yeniden hukukla dengeleyebileceğimiz yeni bir düzene doğru geçeriz.

Bunu sağlayacak olan da insanlığın ortak duyarlılıklarıdır. Örneğin Davos’ta Kanada Başbakanı’nın konuşması bu açıdan çok önemliydi; tam da böyle bir yöne işaret ediyordu. Avrupa Birliği de şu anda benzer arayışlar içinde.

Aslında mesele şu: Dünyadaki demokrasi güçlerinin, insanlık fikrine inananların ortak bir çaba ortaya koyması gerekiyor. Kuvvete dayalı saldırgan politikaların önünü kesmek hepimizin ortak meselesi olmalı. Ben insanlığın buradan çıkmak zorunda olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu gidişat devam edemez; devam ederse daha büyük felaketlere yol açar.

“KIBRIS JEOPOLİTİK GERİLİMLERİN PARÇASI OLDU”
– Bu tablo içinde Kıbrıs nerede duruyor? Küçük bir ada ama jeopolitik olarak giderek daha merkezi bir yere oturuyor. Bugünkü bölünmüşlük bu yeni denkleme hizmet eden bir yapı mı?

Kuvvetin öne çıktığı bir dünya düzeni içinde ister istemez başat kavram jeopolitik oluyor. Artık ekonomi, kültür, ortak çıkarlar üzerinden değil; jeopolitik hegemonik arayışlar üzerinden politikalar üretiliyor. Kıbrıs da bunun bir parçası.

Özellikle son yıllarda Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail hattının bir jeopolitik aks olarak kurulmuş olması, tamamen Türkiye’yi dışlama üzerine kurulmuş bir politikadır. Bunun mimarı da bizzat İsrail devletidir.

Bu politika, Birinci Trump döneminden itibaren, yaklaşık 2016’dan bu yana uygulanıyor ve adamızı çok tehlikeli bir yere sürüklüyor. Kıbrıs sorununu artık sadece Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumlar arasındaki bir uyuşmazlık olmaktan çıkarıyor. Hatta sadece Türkiye ile Kıbrıslı Rumlar arasındaki bir ihtilaf olmaktan da çıkarıyor. Doğrudan İsrail ile Türkiye’nin bölgedeki antagonist tutumlarının Kıbrıs’a yansımasına neden oluyor.

Maalesef adamız jeopolitik gerilimlerin bir parçası olmuştur. İsrail ile Türkiye arasındaki gerilimli politikaları Suriye’de görüyoruz, Filistin’de görüyoruz. Bu gerilim Kıbrıs’a da yansımış oldu. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin İsrail’le kurduğu ittifak, Türkiye açısından son derece rahatsız edici olduğu kadar, adadaki çözüm arayışlarını da ciddi biçimde zora sokuyor.

Kıbrıs sorununun çözümü bu jeopolitik kavgayı da sonlandırmakla mümkündür. Ya da o kavga sonlandırılırsa belki Kıbrıs sorununun çözümünü konuşabiliriz.

“BÖLÜNMÜŞLÜK DERİNLEŞİYOR”
– Yani bölünmüşlük bugünkü denkleme uygun mu?

Bölünmüşlük derinleşiyor. Bu jeopolitik antagonizm, içerideki bölünme fay hatlarını da derinleştiriyor. Zaten gündelik hayat içinde sosyolojik olarak akan bir süreç var; toplumlar giderek daha da uzaklaşıyor.

Bölünmüşlüğün kendi yarattığı iç dinamikler, çıkar grupları var. Her iki toplumda da bölünmüşlükle barışan toplumsal kesimler oluşuyor. Bu iç dinamiklere bir de İsrail–Türkiye gerilimi gibi büyük bir jeopolitik oyunu eklerseniz, çözüm açısından durumun ne kadar zor olduğunu anlayabiliriz.

“GUTERRES TEMMUZDA YENİ BİR İNİSİYATİF BAŞLATMAK İSTİYOR”
– Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs’ta müzakere sürecini yeniden canlandırmaya dönük girişimleri olduğu konuşuluyor. Guterres’in temmuz ayında bir hazırlık yaptığı söyleniyor. Ufukta çözüm görüyor musunuz?

Evet, bir hareketlenme var. Benim bilgilerim de o yönde. Sayın Genel Sekreter Guterres’in temmuz ayı itibarıyla bir inisiyatif başlatacağı netleşmiş görünüyor.

Yunan hükümetinin buna destek verdiğini biliyoruz. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hristodulidis’in de Guterres’e bu yönde onay verdiğini basından okuyoruz. Türkiye’nin de rızasının alınmaya çalışıldığını biliyoruz.

Dolayısıyla bir beklenti var. Sayın Guterres görevden ayrılmadan Kıbrıs’la ilgili bir süreç başlatmak istiyor. Bunu sonlandırmak anlamında söylemiyorum; ama bir sürecin başlaması bakımından söylüyorum. Belki stratejik bir anlaşmayı kotarabilirse arkasının geleceğini düşünebilir. Önümüzdeki dönemde böyle bir hareketlenme göreceğiz.

“KIBRISLI TÜRKLER AVRUPA PARLAMENTOSU SEÇİMLERİNE MUTLAKA KATILMALI”
– Avrupa Parlamentosu deneyiminizden sonra sizi daha çok akademisyen ve yazar kimliğinizle görüyoruz. Aktif siyasete dönme ihtimaliniz var mı?

Partisel bir işbirliği ya da adaylık anlamında aktif siyasete dönme gibi bir düşüncem yok. Ama yaptığım her şey zaten siyaset düzleminde. Bir federalist olarak Kıbrıs sorunuyla ilgili angajmanım devam ediyor. Yazarak, düşünerek, konferanslar vererek bunu sürdürüyorum.

Avrupa Parlamentosu deneyimim bana şunu gösterdi: Ne olursa olsun Kıbrıslı Türkler önümüzdeki Avrupa Parlamentosu seçimlerine mutlaka katılmalıdır.

Orada yapılan küçük müdahalelerle birtakım şeylerin nasıl kotarılabileceğini gördüm. Mesela Hellim konusunda ortaya koyduğumuz çaba, parlamentoda bulunmuş olmaktan ve komisyonla temas kurabilmekten kaynaklandı. Dönemin liderliğinin isteksizliğine rağmen Hellim konusunda çok önemli bir adım atıldı ve bizim ofis olarak ciddi katkımız oldu.

Bir başka örnek de Türkiye İlerleme Raporlarıdır. Son yıllarda Kıbrıslı Türklere dönük çok tarihi bir gönderme var. Bu atıfı oraya ben koydum ve o günden beri her yıl devam ediyor. Orada Türkiye’ye, Kıbrıs Türk toplumunun Kıbrıs’ın meşru bir toplumu olduğunu kabul etmesi ve kendi alanında serbestçe hareket etmesine olanak tanıması çağrısı yapılıyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’ne de Kıbrıslı Türklerin AB ile yakınlaşmasında engelleyici değil, teşvik edici olması çağrısı yapılıyor. Avrupa Komisyonu’ndan da Kıbrıslı Türklerin AB entegrasyonunu hızlandırması talep ediliyor.

Bunlar orada bir kişinin bulunmasıyla alınmış sonuçlardır. Yeşil Hat Tüzüğü’ndeki aksaklıkların gündeme taşınması da böyle oldu.

Bu nedenle Kıbrıslı Türkler parlamentodaki temsiliyetlerini sağlamalıdır. “Bize ait iki sandalye var, biz onları istiyoruz, seçimi KKTC olarak yapıp parlamenter göndereceğiz” yaklaşımı tamamen yanlış, imkansız ve anlamsızdır. CTP ve TDP başta olmak üzere bütün partiler, 2029 Avrupa Parlamentosu seçimlerine şimdiden hazırlanmalıdır.

“ORTAK VATAN FİKRİNİ YARATMAMIZ GEREKİYOR”
– Yazılarınızda ortak vatan ve Kıbrıslılık fikri merkezde. Ama toplumlar bugün birbirinden daha uzak. Bu fikir hala gerçekçi mi?

Kıbrıs hiçbir zaman yakın geçmişte ortak vatan olarak anlaşılmadı. Kıbrıs’ta yurt kavramı yakın siyasi tarih içinde ortaya çıkmadı. Çünkü milliyetçiliğin kurguladığı Kıbrıs, bir tarafta Yunanistan’la birleşme projesi üzerinden “Megalonisos”, diğer tarafta Türk milliyetçiliği tarafından “Yavru Vatan” olarak adlandırıldı.

Bütün tarihsel söylemler, Kıbrıs’ın Kıbrıslıların ortak yurdu olmadığı üzerine kuruldu. Bölünme de buradan kaynaklandı. Tahayyüllerdeki farklılıklar ve çatışan tahayyüller Kıbrıs’ı böldü.

Dolayısıyla ortak vatan kavramı, Kıbrıs’ı oradan çıkarmak için ortaya atılmış bir tezdir. Federal Kıbrıs nasıl adayı birleştirebilecek teknik-politik bir kavramsa, ortak yurt kavramı da hepimizin aynı yurttaşlık duyarlılığı içinde yaşayabilmesi için ortaya konmuş bir projedir.

Bunlar geçmişte var olan ve kaybettiğimiz şeyler değil; aslında hiç olmayan, milliyetçiliğin tahrip ettiği şeylerdir. Bizim bunları yaratmamız ve ileriye götürmemiz gerekiyor. Çünkü başka çıkış yolu yok.

“FEDERAL KIBRIS ZEHİR DEĞİL, ŞERBET; TÜRKİYE’NİN DE STRATEJİK ÇIKARINADIR”
-Sizce Türkiye’nin tarihsel ve stratejik çıkarları açısından federal Kıbrıs hala bir güvenlik formülü müdür?

Türkiye Kıbrıs’ta federal zeminde bir çözüm olsun diye 1956’dan beri federasyonu konuştu. Radcliffe Planı geldiğinde federal ilkeyi savundu. 1960 Cumhuriyeti kurulurken cumhuriyetin adının Federal Cumhuriyet olmasını istedi. 1964 Londra görüşmelerinde federasyonu savundu. 1967’de Demirel ile Yunan cuntası müzakere ederken federasyon savundu. 1973-74 koalisyonunda Bülent Ecevit savaştan önce de savaştan sonra da federasyon dedi.

Türkiye’nin bütün zamanlar boyunca federal çözüme gönderme yapmasının stratejik bir nedeni vardı. Ada sadece Kıbrıslı Rumlar tarafından yönetilmemeliydi. Federasyon, Kıbrıslı Türklerin de devlet yönetiminde söz sahibi olması demekti. Kıbrıs’ın Türkiye’ye jeopolitik tehdit olmasını engelleyecek olan da federal Kıbrıs’tı.

Bugün Güney Kıbrıs kendi jeopolitik oyunlarını İsrail’le, Yunanistan’la oynuyor. Türkiye bu oyunu sadece güçle bozamaz. Bu kuvvetle çözülecek bir mesele değildir. Ancak federal bir Kıbrıs kurulur ve Kıbrıslı Türkler o devlette eşitlik temelinde söz sahibi olursa, Türkiye de jeopolitik tehditten kurtulabilir.

Çünkü böyle bir federal Kıbrıs’ta ne İsrail’e üs verilir ne de Türkiye karşıtı başka bir gücün adada konuşlanmasına izin verilir.

Dolayısıyla Türkiye’nin tarihsel ve stratejik çıkarları federal Kıbrıs konseptiyle iç içedir. Federal Kıbrıs’ı zehirli sözcük değil, şerbetli bir sözcük olarak görüp desteklemek gerekiyor.

“HRİSTODULİDİS’İN POLİTİKASI BÖLÜNMÜŞLÜĞÜ DERİNLEŞTİRİYOR”
– Güneyde Nikos Hristodulidis’in izlediği çizgi tartışılıyor. Avrupa ve bölgesel ittifaklarla daha yakın bir politika yürütüyor. Bu yaklaşım çözüm sürecini ileri mi taşıyor, yoksa tıkıyor mu?

Hristodulidis’in dış politikasının temelinde jeopolitik ön planda duruyor. İsrail’le çok yakın ilişki kurmak, AB’yi mümkün olduğu kadar yanına almak, Washington’la askeri güvenlik konularında işbirliği yapmak ve mümkünse NATO’ya girmek gibi bir politika güdüyor.

Bu politika kendisi açısından oy getiren bir politika olabilir ama bölünmüşlüğü derinleştiren bir politikadır. Böyle bir politikayla adanın yarısını kendi açınızdan güvenlik altına alıyorsunuz. Ama bu, adanın diğer yarısını gözden çıkarmak anlamına gelir.

Bu noktada şunu da söylemek gerekir: Bölünmüşlük giderek Kıbrıs Rum toplumunun bazı geniş kesimleri tarafından bir felaket olarak görülmüyor. Kıbrıs Rumları, “Biz AB üyesi bir devlet olarak bu devleti tek başımıza yönetebiliriz, gerekirse adanın kuzeyini gözden çıkarabiliriz” noktasına geliyor.

Ben buna “Yeni Kıbrıs Rum Milliyetçiliği” diyorum. Bu yeni milliyetçilik devlet odaklıdır. Eskisi gibi Enosis milliyetçiliği değil. Kıbrıs Cumhuriyeti devletini kendi ellerinde tutmak, egemenliği ve iktidarı Kıbrıslı Türklerle paylaşmamak üzerine kurulu bir devlet milliyetçiliğidir.

“ÇÖZÜMÜ ZORLAYACAK TARAF TÜRK TARAFIDIR”
-Bu noktada hem Ankara’ya hem de Tufan Erhürman liderliğine nasıl bir sorumluluk düşüyor?

Hristodulidis’in Kıbrıs’ın yeniden birleşmesini zorlayıcı politikalar yapacağını düşünmüyorum. Ersin Tatar’ın bıraktığı boşluktan yararlanarak “Ben buradayım, çözümcüyüm, federal çözüm istiyorum” dedi. Ama şimdi Hristodulidis’in iradesinin sınanması gerekiyor.

Bakınız, Suriye’de İsrail ile Türkiye bir rekabet içinde. İsrail’in Kürtlerle ilgili hamle yapmak istediğini biliyoruz. Bunun üzerine Türkiye’de Devlet Bahçeli bir hamle yaptı ve Kürt meselesinin Türkiye içinde çözülmesi için cesur tavırlar ortaya koydu. Neden biliyor musunuz? Çünkü Kürt meselesinin İsrail tarafından suiistimal edilmesini engellemek istiyor.
Türkiye’nin benzer bir politikayı Kıbrıs’ta da geliştirmesi gerekir. Adanın bölünmüşlüğünden İsrail’in yararlanarak Kıbrıs Cumhuriyeti’yle birlikte Türkiye karşıtı bir politika izlemesinin önünü kesmek istiyorsa, burada da hamle yapmalıdır. Kıbrıs’taki bu hamle de federal devlete dönük olmak zorundadır.

Çözümü zorlayacak taraf Türk tarafıdır. Hem Türkiye’dir hem Kıbrıs Türk liderliğidir. Çünkü Türkiye’ye karşı oynanan bu jeopolitik oyun ancak federal bir devlet kurulursa engellenebilir.

Bu ülkede iki ayrı meşru devlet olamayacağını en iyi bilenlerden biri Tufan Erhürman’dır. Federal çözümün tek gerçekçi çözüm olduğunu da herkesten iyi bilir. Bilgiyi siyasete tercüme etme zamanıdır Tufan Erhürman açısından.

“HRİSTODULİDİS’İN FEDERAL ÇÖZÜME İNANCI ZAYIF”
– Hristodulidis ve Erhürman’ı çözüm iradesi açısından karşılaştırdığınızda hangisini daha yapıcı görüyorsunuz?

Benim ve güneyde birlikte düşündüğüm birçok arkadaşımın hemfikir olduğu bir nokta var: Hristodulidis’in federal çözüm konusundaki inancı çok zayıf.

Kendisini tanıma imkanım oldu. Hem akademisyenlikten kaynaklı bir tanışıklığımız var hem de Avrupa Parlamentosu döneminde birkaç kez bir araya geldik. Bence özellikle son dönemdeki Hristodulidis, kendisini destekleyen partilerin zayıfladığı bir süreçte Kıbrıs konusunda çözüm hamlesi yapmaz.

Onun derdi 2028’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmak üzere hamleler yapmak. Kıbrıs sorununda bir süreç başlatılırsa buna evet diyebilir; hatta o süreci seçim için kullanabilir.

Burada Türk tarafının, başlayacak yeni süreci yapıcı, cesur ve ikna edici pozisyonlarla değerlendirmesi gerekir. Federal Kıbrıs şartlarını gözden geçirerek ve esneklik alanları yaratarak bu sürece girmek gerekir.

“KUZEY KIBRIS ARTIK FARKLI TOPLULUKLARIN YIĞILDIĞI BİR COĞRAFYAYA DÖNÜŞTÜ”
– Kıbrıs Türk toplumunun son yıllarda ciddi kültürel ve kurumsal erozyon yaşadığı tartışılıyor. Siz bu tabloyu nasıl okuyorsunuz?

Adanın kuzeyinde çok önemli değişiklikler yaşandı. Farklı nüfus grupları oluştu. Kıbrıs Türk toplumu 1974 öncesinde dayanışmacı bir cemaat iken, 1974 sonrasında giderek dayanışma duygularından arınmış, kişisel çıkarların ön plana çıktığı bir toplum oldu.

Bunun üzerine farklı nüfus gruplarının ve kalabalıkların yığıldığı bir ortam oluştu. Adanın kuzeyindeki nüfusu birbirine bağlayacak bağların çözüldüğünü görüyoruz. Asabiye dediğimiz, toplumu bir arada tutan bağlar zayıfladı.

Artık bir toplumdan çok, farklı toplulukların yığıldığı bir coğrafyadan söz ediyoruz. Bu çok ciddi bir sorundur. Bu insan gruplarını hangi ortak paydada buluşturacaksınız? Ortak duygu ne olacak? Bizi birbirimize bağlayan bağlar ne olabilir?

Kimlik kaybı, kucaklayıcı kimliklerin oluşmaması, farklı duyarlılıkların zaman zaman karşı karşıya gelmesi çok önemli bir meydan okumadır.

Eğer kolektif bir umut yoksa bireylerin bencilce kendi çıkarlarına yönelmesi neredeyse kaçınılmazdır. Adanın kuzeyinde geleceğe dair kolektif umutların olmadığını gören insanlar, bireysel çıkarlarını korumaya yönelmiş durumda.

1974 ile 2004 arası başka bir dönemdi. 2004 sonrası başka bir dönemdir. 1974-2004 arasında bir Kıbrıslı Türk duyarlılığı gelişti. Bu duyarlılık, Türk milliyetçiliğinin kapsayıcı baskısına ve Kıbrıslı Türk varlığının yadsınmasına karşı bir tepkiydi. 2004’te patlayan da buydu. Ancak 2004 sonrası oluşan yeni ortamın ne adı konuldu ne de bu gidişata dair önemli öneriler geliştirildi. Bunlar üzerine kafa yormamız gerekiyor.

“TÜRKİYE İLE İSTİŞARE BOYUN EĞMEK DEĞİLDİR”
– Türkiye değişmeden burada hiçbir şey değişemez görüşüne katılıyor musunuz? Kıbrıslı Türklerin kendi başına bir çıkış yolu var mı?

Kendi başına diye bir şey modern zamanlarda hiç olmadı. Türkiye’nin Kıbrıs sorununa müdahil olmasıyla birlikte Kıbrıs Türk toplumu kuvvetlendirildi ve Kıbrıs Rum toplumunun karşısında etkili bir özne haline geldi.

Ama kendi başına özne olamadı. Kıbrıs Rumlarına karşı, Türkiye ile birlikte hareket ederek etkili bir özne oldu. Fakat Türkiye ile kurulan çok eşitsiz ilişkide bağımlı bir toplum haline geldi.

Buradaki sorun şu: Bir Kıbrıslı Türk lider seçiliyor, Kıbrıs Türk toplumunun iradesiyle seçiliyor ve bir politika belirleyip onay alıyor. Bunu Türkiye ile istişare ederken, istişare Türkiye’nin tek taraflı söylediklerini dinleyip boyun eğmek değildir. O istişareyi iki aktörün birlikte yönetmesi gerekir.

Bunun örnekleri var. Mehmet Ali Talat, dönüşümlü başkanlık ve çapraz oy fikrinde Türkiye’yi ikna etti. Mustafa Akıncı, Crans-Montana sürecine giderken harita konusunda Türkiye’yi ikna etti. Bunlar mümkün.

Ortak bir Kıbrıs tahayyülü kurarsak, istişarenin ana amacı bu olmalıdır. Kıbrıslı Türklerin çıkarları, federal Kıbrıs devleti içinde eşit bir toplum olarak etkin özne olmaktan geçer. Türkiye’nin jeopolitik çıkarları da bu yöndedir.

“BİZ ADA DEĞİLİZ; DOĞU AKDENİZ’DE BİR ADAYIZ”
Türkiye’siz, Yunanistan’sız bir Kıbrıs tahayyülü yok. Ben buna kaba Kıbrıs milliyetçiliği diyorum. Biz Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs olarak Doğu Akdeniz üçgeninde birlikte yaşayacağız. Aynı kültürel ve ekonomik havza içinde yer alacağız.

Kıbrıslı bir Türkün kültürel dünyasında Nazım Hikmet, Cem Karaca yok mu? Kıbrıslı Rumlar Theodorakis dinlemeden, Kavafis okumadan gün geçirebiliyor mu? Kültürel olarak birbirimize eklemlenmiş durumdayız.

Bu nedenle tahayyülümüz, Yunanistan-Türkiye-Kıbrıs üçgeninde yeni bir tarihsel sayfa açmak olmalıdır. Türkiye ile Yunanistan’ın 1930’da yaptığı barış ve işbirliği anlaşması Kıbrıs yüzünden bozuldu. Kıbrıs sorunu çözülürse iki ülke arasındaki sorunların çözümüne de katkı yapar.

Kıbrıs sorununun çözümü, Kıbrıslı Rumların Türkiye ile barışması demektir. Kıbrıslı Türklerin de Yunanistan’la barışması demektir. Biz bir ada değiliz; Doğu Akdeniz’de bir adayız. Bu ilişkiler hep devam edecek. Bunları doğru zemine oturtmak gerekiyor.

“BU ADADAN İKİ DEVLET ASLA ÇIKMAYACAK”
– Güneyde Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kendi elinde tutmak isteyen bir sosyoloji var diyorsunuz. Bu durum iki devletli çözümü savunanların elini güçlendirmiyor mu?

Hayır. Çünkü bu adadan iki devlet asla çıkmayacak.

Yeni Kıbrıs Rum milliyetçiliği, yani “Kıbrıs devleti bizim elimizde kalsın” politikası adayı kalıcı olarak bölebilir. Ama adanın kuzeyinde ayrı, meşru bir devlet yaratmaz. Adayı Türkiye’ye hibe eder. Kıbrıslı Türklerin varlığı da Türk ulusu içinde kaynar.

Burada ayrı bir Kıbrıs Türk devleti tanınacak, meşru sınırları olacak, dünya devletleriyle temas kuracak bir yapı olmayacak. Uluslararası politika ve hukuk bunu kabul etmiyor. Bugüne kadar olmamasının temel nedeni de buydu. Bundan sonra da böyle bir şeyin olabileceği hayalini satmak Kıbrıslı Türkleri oyalamaktır.

Kıbrıslı Türklerin önündeki tercihler çok somuttur: Ya federal bir Kıbrıs devleti içinde Kıbrıslı Rumlarla birlikte bu ülkeyi yönetirler ve kendi kimliklerine, kendi hükümetlerine sahip olarak yaşarlar; ya da Türk ulusu ve Türkiye içinde yer alırlar.

“MİT BAŞKANI SAYIN İBRAHİM KALIN’A SESLENİYORUM”
– Kuzeyde son yılların değişmeyen bir gündemi var: Türkiye’den deport… Neler söylemek istersiniz?

Türkiye’ye bir süredir giremeyen Kıbrıslı Türkler var. Sanırım 16-17 yıl oldu; belki daha fazla. Gerekçe olarak da “milli güvenlik tehdidi” deniyor. Bu, zannedildiğinden çok daha derin anlamları olan bir uygulamadır.

Birincisi, Kıbrıs Türk toplumunu ikiye bölüyorsunuz. “Kıbrıs’ta Türkiye düşmanları vardır” demiş oluyorsunuz. Böyle bir şey yoktur. Tarihte böyle söylendiği zamanlar oldu ve böyle söylendiği için öldürülen insanlar oldu. Biz o yaraları hala saramadık.

İkincisi, bu Türkiye’nin milli güvenlik politikaları açısından da düşündürücüdür. Eğer Aysu Basri, Okan Dağlı gibi insanları Türkiye’ye tehdit olarak algılayan bir yapınız varsa, orada Türkiye’nin milli güvenliğini doğru değerlendirmeyen bir yapı var demektir.

Buradan Sayın İbrahim Kalın’a özellikle çağrıda bulunmak istiyorum. Kendisi çok önemli bir entelektüeldir. Böyle geniş düşünen bir entelektüelin Milli İstihbarat Teşkilatı’nın başındayken bu uygulamaya onay vermesi ya da göz yumması son derece yanlıştır. Bir an önce geri adım atılması gerekir. Bunun izahı yoktur.

“GÜNEYDE SEÇİMLERDEN SONRA DENGELER DEĞİŞECEK”
– Güneyde ise gündem seçimler… Aşırı sağ ve popülizm yükselirken Kıbrıs’ın güneyinde neler oluyor?

Kıbrıs Rum toplumunda mayıs ayında bir seçim var ve bu seçim önceki süreçlerden farklı. Yeni partiler ortaya çıkıyor. Geleneksel partiler güç kaybediyor. DİSİ’de, AKEL’de, DİKO’da bunu görüyoruz. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ortaya çıkan Fidias’ın kurduğu Kıbrıs Doğrudan Demokrasi Partisi de var.

Hiç siyaset koymayan, konulara hâkim olmamakla övünen bir politika biçimi gelişiyor. Bu fevkalade önemli. Hakikat ötesi bir dünyada yaşıyoruz. Bilginin ciddiye alınmadığı, bilgisizliğin adeta şiar sayıldığı, kavramların yer değiştirdiği bir dönemden geçiyoruz. Savaşı barış gibi, barışı savaş gibi gösteren acayip bir dünya oluştu. George Orwell’in 1984’ünün yansımalarını yaşıyoruz.

Kıbrıs Rum toplumundaki seçimlerden sonra dengelerin tamamen değişeceğini düşünüyorum. Bambaşka bir parlamento göreceğiz. Mayıstan sonra da 2028’de kimin cumhurbaşkanı olacağı tartışılmaya başlanacak.

Ben federal çözüme inanan farklı partilerdeki bütün güçlerin ortak bir aday arayışına girmesi gerektiğine inanıyorum. Hristodulidis’le bir yere varamayacağımızı kestiriyoruz; inşallah olumlu yönde yanılırız.

Sayın Tufan Erhürman’ın daha dört, dört buçuk yıllık bir süresi var. 2028’den sonra da en az iki yıllık bir görev süresi olacak. Eğer güneyde kendisine ciddi bir muhatap bulabilirse, tarihi bir momentum yakalanabilir.

“AB TÜRKİYE’Yİ TATMİN EDERSE, ERDOĞAN YENİ SÜRECE DESTEK VERİR”
– Peki Türkiye denkleme nasıl girecek?

Türkiye’nin Kıbrıs sorununda aktif olarak yer alması için Kıbrıs sorununun dışında bazı beklentileri var. Türkiye, Avrupa Birliği ile bir pazarlık içinde. AB’den üç temel beklentisi var: Vizelerin serbest bırakılması, Gümrük Birliği’nin modernleşmesi ve Avrupa savunma politikalarında, özellikle PESCO programında yer alması.

Eğer Avrupa Birliği bu üç noktada Türkiye’yi tatmin edecek bir yöne giderse, Sayın Erdoğan’ın Kıbrıs konusunda yeni bir müzakere sürecine destek vereceğini düşünenlerdenim.

Bu nedenle 2028’de güneyde kimin cumhurbaşkanı olacağı fevkalade önemli olacak. Federal çözüme inanan bir lideri bütün güçlerin desteğiyle oraya taşımak tarihi bir momentum yaratabilir.

Çünkü Mehmet Ali Talat geldi ve çözümsüzlükle ayrıldı. Mustafa Akıncı geldi, çözümsüzlükle ayrıldı. Sayın Erhürman da çözümsüzlükle görevinden ayrılırsa sonrasını düşünmek istemiyorum.

DAUSEN

DAUSEN

Girne Belediyesi

Girne Belediyesi

Gönyeli Alayköy Belediyesi

Gönyeli Alayköy Belediyesi