Kadın Hakları ve Demokrasi

Dünyamız maalesef toplumsal cinsiyet eşitliği açısından çok gerilerdedir. Tarihin bu en eski eşitsizliği ve adaletsizliği bir türlü ortadan kaldırılamıyor.

Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde durum biraz daha iyi olmakla beraber, tatmin edici olmaktan çok uzaktır. Hatta bazı üye ülkelerde ciddi gerilemeler yaşanmaktadır. Aşırı Sağ ile milliyetçi- dindar akımların yükselişe geçtiği ülkelerde kadın hakları ciddi saldırı altındadır. Örneğin Polonya’da kürtaj yasağı uygulanmak isteniyor. Macaristan’da da öyle.

Bu örnekler bize açıkça şunu gösteriyor: Kadın haklarını reddetmek demokrasiyi reddetmektir!
Kadınların kendi bedenlerine özgürce sahip olmalarına karşı ses yükselten dindar, muhafazakar ve milliyetçi çevreler, hukuk devletine ve liberal demokrasiye de karşı çıkıyorlar.

Kadınlara ne yapmaları gerektiğini buyuruyorlar ve onları dinin ve ulusun hizmetine sokmak istiyorlar. Ve bu noktada liberal demokrasinin zaten yeterli olmayan değerlerinden de uzaklaşmış oluyorlar. Otoriter bir zihniyetle, “kilise, aile ve ulus” üçlüsünden söz ediyorlar. Bu üçlünün her kertesinde kadın hakları çiğneniyor.

Toplumsal cinsiyet eşitliği açısından liberal demokrasiler de eksiklidir. Soyut düzeyde savunulan bireysel haklar mevcut eşitsizlikleri dikkate almıyor. Kısmen dikkate alsa da, esaslı çareler üretmiyor. Çünkü liberal demokrasiler eşitsizlikleri “doğal” sayar.

AB Komisyon başkanı Ursula von der Leyen’in 8 Mart konuşmasını dinlerken insan ilk bakışta olumlu yönde etkileniyor. Kadınların eşit olduğundan, mühendis, doktor, güvenlik uzmanı olabileceklerinden söz ediyor. Erkeklerin yaptığı her işi kadınların da yapabileceğini söylüyor.

Bütün bunlar elbette doğrudur. Gelgelelim somut hayatta durum böyle değildir. AB üniversitelerinde kaç tane kadın mühendis vardır diye baktığımızda, bu oranın erkeklerinkinin çok gerisinde olduğunu görürüz. Bu örnekleri sonsuza kadar çoğaltabiliriz.
Covid 19 salgınının yol açtığı toplumsal manzaraya baktığımız zaman da, kadınları erkeklerden daha fazla etkilediğini görürüz. Örneğin büyüyen işsizlik oranı kadınlar arasında daha yüksektir. Gelir dağılımında kadınlar aleyhine ciddi eşitsizlikler söz konusudur. Yükselen ev içi şiddettin kurbanları kadınlardır. Tacize uğrayanlar kadınlardır.

Son haftalarda Yunanistan’dan ciddi taciz vakalarına dair haberler geliyor. (Kıbrıs Rum toplumunda da kadınlar yavaş yavaş konuşmaya başladı, Kıbrıs Türk toplumunda galiba haykıran sessizlik baskındır.) Bazı kadınlar nihayet cesaretlerini toplayarak taciz beyanında bulunuyorlar. Tiyatro ve Atletizm dünyasında yer alan tanınmış simalar cinsel tacize uğradıklrını açıkladılar.
Tacizci erkeklerin hepsi de hiyerarşinin üst basanmaklarında yer alıyor. Yani, güç ve statü sahibidirler. Bu da bir gerçeği gözler önüne seriyor: Cinsel taciz ataerkinin ayrılmaz bir parçasıdır!

Erkeklere ekonomik, siyasi ve konum üstünlüğü bahşeden ataerkil yapı, kadınları “aşağıya” mahkum ediyor. Güç sahibi erkekler de kendilerinde kadın bedenine müdahale etme “hakkı” görüyorlar.

Bu elbette sınıfsal konumları gereği güç sahibi olmayan erkeklerin tacizci olmadığı anlamına gelmiyor! Erkekler toplumsal hiyerarşinin hangi basamağında olurlarsa olsunlar, mutlaka onlardan daha altta olan kadınlar vardır.

Kısacası, Ataerkil toplum yapısına son vermeden toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak mümkün değildir. Soyut anlamda bir eşitlikten söz etmiyorum. Kadınların esaslı şekilde emansipasyonu için toplumsal adalet ilkelerini hayata geçirmek gerekiyor ki, bu noktada liberalizmi temel alan demokrasiler ister istemez yetersiz kalıyor…