Egemen Eşitlik mi?

Kavramları en yetkili ağızlar o kadar fütursuzca ve ezbere kullanıyorlar ki sağlıklı değerlendirme yapmak da o kadar zorlaşıyor. Egemen ve bağımsız olmanın temel şartı o uğurda bir mücadele verip o hakkı kazanmadan geçer. Her kazanımın gerisinde bir ülkü, bir emek ve bir bedel vardır.

Kıbrıs adası Birleşik Krallığın koloni yönetiminden kurtulmak için bir mücadele vermiştir. Adanın sakinleri ve esasen Rumca konuşan Ortodoks Hristiyanlar Kiliselerinin önderliğinde ve Yunan milliyetçiliğinin de desteği ile silahlı bir kurtuluş mücadelesine girişmiştir. Ancak bu kurtuluş mücadelesi hiçbir şekilde bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti ve egemen bir Kıbrıs milleti adına yapılmamış, esasen sıkı sıkıya bağlı oldukları Ortodoks Kilisesine ve Yunanistan’a bağlanmak üzere bir “megali idea” ve “Enosis” uğruna yapılmıştır.

Adada yaşayan Türkçe konuşan İslam topluluğu ise bu mücadelede kendini dışlanmış ve tehdit altında görmüş ve eğer Rumların “Enosis” mücadeleleri bir sonuca varacaksa kendilerini de Türkiye’nin bir parçası yapacak “Ya ölüm ya Taksim” mücadelesine girmişler ve bu mücadelede de yanlarında Türkiye Cumhuriyeti devletini bulmuşlardır. Böylece Kıbrıs adası ve sakinlerinin egemenlik mücadelesi aslında Birleşik Krallığın egemenliğini Yunanistan ve Türkiye’ye devretmesi mücadelesine evirilmiştir.

Neticede bu üç güç bir araya gelerek o dönemde ortak bir paydada buluşup Birleşik Krallığa 2 egemen üs bırakma karşılığında Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin nüfus oranlarında temsil edildiği ama kararlarda siyasi eşit olabileceği fonksiyonel bir federal yapı altında bağımsız ve egemen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasını ama bu bağımsızlığın ve egemenliğin garantisinin de kendilerinde olmasını kararlaştırmışlardır.

Kıbrıs sorununun özü budur. Yani Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk toplumların birlikte bağımsız ve egemen bir Kıbrıs için mücadele etmemeleri ve etmelerine de fırsat verilmemesi. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1964’te çökmesi, 1974 Yunan darbesi, arkasından gelen Türk müdahalesi, 1983 KKTC ilanı ve sayısız üst düzey anlaşma ve anlaşamamaların Kıbrıs’ı içinde bulunduğu cendereden çıkaramaması da bu gerçeğe dayanmaktadır… Bu adaya hakim olmaya çalışan tüm dış güçlerin birbiriyle çatışan çıkarları ve Kıbrıs’ın yerel toplumlarının adanın egemenliğini elde etmek için birlikte sorumluluk üstlenmeleri konusunda gösterdikleri basiretsizlik ve zaaflar, tek taraflı AB üyeliği elde etmiş bu ülkenin bekasını da tehdit eder duruma gelmiştir.

Crans-Montana’da Kıbrıslı Rum liderliğin bir kez daha sergilediği bu basiretsizlik sonrası Doğu Akdeniz’deki paylaşımın küresel ve bölgesel güçler arasında yarattığı yeni gerginlikler, Türkiye’deki iktidarın Kıbrıs’ın kuzeyini kendi otokratik ve merkeziyetçi yönetim şekline uygun olarak daha fazla doğrudan kontrol altına alma isteğini de kamçılamıştır.
Bu yönde Kıbrıs Türk toplumunun son dönemlere kadar çok örselenmeyen yaşam şekli, eğitimi ve hukuk sisteminin de değişmesi için bir gayret ortaya konmakta bunun önünde ne engel varsa kaldırılmaya siyaset alanındaki demokratik gelenekler de ortadan kaldırılmaya başlamıştır.

Geçmişte de dile getirilen “Egemen eşitlik” ve iki devletliliğin altında yatan esas niyet, yazıda belirtilen Yunan “Magali İdeası”nın bir yansıması olarak Türkiye’de gelişen ve son dönemlerde “Mavi Vatan” diye tanımlanan siyasetin Kıbrıs’ın kuzeyinde ve fırsat olursa da adanın genelinde elde etmek istediği egemenliktir. Bu yönde Cumhurbaşkanlığı makamı ve bilahare oluşan hükümet açıktan yapılan müdahalelerle biatcı bir yapıya dönüştürülmüştür. Kıbrıslı toplumların ada üzerindeki egemenliği, gerçekten isteniyorsa, bu hakimiyet kavgasında yerel ve uluslararası alanda kendi çıkarları doğrultusunda gösterebilecekleri dayanışma mücadele ve işbirliğinden geçecektir.