Türkiye’nin dış politik sorunları, kısa vadede Kıbrıs sorununa nasıl yansır?

Crans Montana’dan bu yana, yani neredeyse 4 yıldır bir duraksama döneminden geçmekte olan Kıbrıs sorunu müzakere sürecinin yeniden başlayabilme ihtimalini yeşertmesi adına önem taşıyan 5’li Kıbrıs konferansının toplanabilmesi için son aylarda vites yükselten çabalar, nihayet sonuç verdi.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in, özel temsilcisi Jane Holl Lute aracılığıyla yürüttüğü mekik diplomasisinin sonucunda, konferansın Nisan ayı sonunda gerçekleştirilmesine karar verildi.

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ocak ayında gerçekleştirdiği Brüksel ziyareti dönüşünde yaptığı açıklamada, konferansın Şubat sonu ya da Mart başında toplanma ihtimalinden bahsetmişti. Bu iki aylık rötarın, sorunun çözümüne ilişkin perspektifleri bağlamında son dönemde taraflar arasında giderek açılan uçurumla bir bağlantısının olmadığını umalım. Guterres’in, Mart sonu yapılacak AB zirvesinde açıklanacak Türkiye ilerleme raporunun, Kıbrıs süreci üzerinde olumsuz bir etki yaratmaması adına, iki zirve arasına zaman koyma ihtiyacı hissetme ihtimalini de, ayrıca buraya not etmekte fayda var.

Türkiye’nin ardından, Kıbrıs Türk liderliğinin de Ekim ayı itibarıyla “iki-devletli çözüm” modeline keskin dönüş yapması, zaten uzun zamandır uygun bir siyasi konjonktürle denkleştirilememesi nedeniyle toplanamayan 5’li konferansın gündemini, haliyle sıkıntıya sokuyor. Perşembe günü Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin sözcüsü Stephane Dujarric’in de altını net bir şekilde çizdiği üzere, çoklu konferansın amacı, “Kıbrıs sorununa öngörülebilir bir gelecekte çözüm bulma amacını taşıyacak müzakerelerin başlayabilmesi için, uygun zeminin var olup olmadığının kararlaştırılması.”

Dionysis Dionysiou, Politis’te yayınlanan 7 Şubat tarihli makalesinde, Jane Holl Lute’un Aralık ve Ocak aylarında adaya yaptığı ziyaretlerde, BM genel sekreterinden her iki lidere de ayrı ayrı çok net birer mesaj ilettiğini yazmıştı. Dionysiou’nun aktardığına göre, Guterres bu mesajlarla, çok taraflı konferansın hangi şartlarda toplanabileceğinin sınırlarını çiziyordu. Şöyle ki, Kıbrıs Rum tarafı, Crans Montana konferansında tanımlandığı şekliyle, Kıbrıslı Türkler’in siyasi eşitliğini kabul edecek, Kıbrıs Türk tarafı da Kıbrıs’ta bir Türk devletinin tanınması talebinin, hiçbir şekilde masada yer bulamayacağını bilecekti. Tarafların bu mesajlardan kendi paylarına düşeni almamaları halinde, BM’nin beşli konferansı toplamasının bir anlamı olmayacaktı.

Tüm bunlar dikkate alındığında, sürecin daha yürünecek çok yolunun olduğunu söylemek sanırım abartılı bir yorum sayılmaz. Peki tarafların pozisyonları arasındaki farklılıklara rağmen, 5’li konferansı takip eden dönemde, müzakerelerin başlayabilmesi için Guterres’in bahsettiği o ortak zemini yakalamak, mümkün olabilecek mi?

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, 10 Şubat tarihli, “Kıbrıs’ta artık iki devletli çözümden başka çıkış yolu kalmamıştır. İster kabul edersiniz, ister etmezsiniz. Artık federasyon mederasyon diye bir şey yok,” şeklindeki açıklamasının mürekkebi henüz daha kurumamışken, BM Güvenlik Konseyi kararlarınca sınırları belirlenen müzakere zemini, nasıl oluşturulacak?

Bu sorulara yanıt ararken, bir yandan kameralar önünde yapılan açıklamaların her zaman doğru referanslar olamayacağı gerçeğini bir kenara not edip, bir yandan da aslında resmi biraz genişletip, Kıbrıs sorunu bağlamında coğrafyanın belki de en önemli oyuncusu olan Türkiye’ye biraz daha yakından bakmakta fayda var. Çünkü tarihin bize çok defa yaşatarak öğrettiği bir şey varsa, o da Kıbrıs sorunu yolculuğunun, büyük oranda Türkiye’nin dış politikasının dönemsel seyir defteriyle rota çizdiğidir.

Peki Türkiye şu anda nasıl bir süreçten geçiyor?
Bu sorunun yanıtı, Kıbrıs sorununun yakın gelecekte nasıl bir minvalde ilerleyebileceğini öngörebilmek adına, ufuk açıcı olacaktır.

Türkiye’nin Avrupa Birliği ilişkileriyle başlayalım. Son yıllarda, Türkiye-AB ilişkileri belki de en kötü dönemlerinden birini yaşıyor. Bunun başlıca nedeni, şüphesiz temel AB değerlerinden biri olan insan hakları konusunda düğümleniyor. AB Türkiye’yi, özellikle de Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında gelişen süreçte, ‘hak ihlalleri’ konusunda çok ciddi şekilde eleştiriyor. AB’nin Türkiye’ye yönelttiği eleştiri oklarının başat örnekleri olarak, HDP eski eş başkanı Selahattin Demirtaş ile iş insanı Osman Kavala’nın tutukluluklarını göstermek mümkün.

Türkiye’yi son dönemde AB ile kafa kafaya getiren bir diğer önemli konu da, Doğu Akdeniz’deki enerji denklemi. Türkiye, iki AB üyesi Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’yle, hidrokarbon arama faaliyetleri bağlamında bir kıta sahanlığı krizi içerisinde. AB de tıpkı Yunanistan ve Kıbrıs gibi, Türkiye’ye ait sondaj gemilerinin son yıllarda bölgede yürüttüğü faaliyetlerin yasal olmadığı görüşünde ve hatta bunun da ötesinde, bu faaliyetlerine bir son vermemesi halinde, Türkiye’ye yönelik ağır yaptırımların hayata geçirilmesi konusu, birliğin gündeminde. Bu yaptırımlar arasında, Yunanistan’ın önerisiyle, Türkiye’ye silah satışının durdurulması da var. Aralık 2020 liderler zirvesi, Fransa önderliğindeki ülkelerin yoğun yaptırım çabalarına rağmen, Almanya önderliğindeki ülkelerin tersi yöndeki çabalarının galibiyetiyle noktalandı, zirveden sadece, aslında Türkiye’yi ciddi anlamda etkilemeyecek “ufak” birtakım yaptırım kararları çıktı. Ancak konu henüz kapanmadı, sadece ertelendi. AB ülkeleri, farklı ortak çıkarların varlığı nedeniyle, Türkiye’ye ağır yaptırımlar uygulama konusunda çok gönüllü değil. İkili düzeydeki ekonomik ve ticari ilişkilerin yanı sıra, bu ortak çıkarların başını da şüphesiz Suriyeli mülteciler konusu çekiyor. Türkiye’nin, Suriye’den kaçan mültecilerle AB sınırı arasında yaptığı tampon görevi, birlik için önemli. Ancak tüm bunlara rağmen, ağır yaptırımlar konusu, bu ay (Mart 2021) toplanacak AB liderler zirvesinin bir kez daha gündeminde olacak. Aralık zirvesinin bu erteleme kararını almasının hemen ardından, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in yaptığı açıklamalar dikkat çekiciydi. Buna göre birlik, Türkiye’ye yönelik sert yaptırımlar konusunda önderliği, yeni ABD yönetimine bırakıyor, o günlerde henüz resmen göreve başlamamış olan yeni başkan Joe Biden’ın Türkiye’ye yönelik tutumunun arkasına sığınacaklarının işaretlerini veriyordu.

İşte tam da bu noktada, geliyoruz Türkiye’nin bir diğer can yakıcı ve hatta yarattığı etkiler bakımından belki de şu andaki en önemli dış politik sorununa.

Türkiye’nin başı, Rusya’dan aldığı S-400’ler nedeniyle ABD ile ciddi şekilde dertte. Rus savunma sisteminin Türkiye’ye teslimatının yapıldığı 2019 yılından itibaren, Ankara, Washington’un önemli yaptırımlarına maruz kaldı.

Türkiye-ABD ilişkileri son dönemde, Suriye politikaları bağlamında zaten sorunlu. Washington, kuzey Suriye’de IŞİD’e karşı, ağırlıklı olarak Kürt militanlardan oluşan Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) destekliyor. SDG’nin omurgasını oluşturan yapı YPG. Türkiye YPG’yi, PKK’nın bir uzantısı olması nedeniyle bir terörist organizasyon olmakla, dolayısıyla da ABD’yi, Türkiye ile savaş halinde olan PKK’ya dolaylı yoldan yardım etmekle, örgüte silah temin etmekle suçluyor. Washington ise “bizim Suriye’deki hedefimiz IŞİD, dolayısıyla da bu mücadelede yerel güçlerle işbirliği yapmamız kaçınılmaz” diyerek, SDG’ye olan desteğinin süreceğini söylüyor. S-400 krizi de bu gerginliğin tuzu biberi oluyor.

Amerika, bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin Rusya’dan temin ettiği füzelerin, Kuzey Atlantik İttifakı için bir tehdit olduğu görüşünde. Washinton, Türkiye’nin Rus hava savunma sistemini satın alıp ilk sevkiyatını teslim almasına ilk tepkisini, onu F-35 savaş uçakları programından çıkararak gösterdi.

Türkiye, ileriye dönük hava savunma sistemini, uzun yıllardır içinde bulunduğu bu programa göre dizayn etmiş, programa halihazırda yaklaşık 1.5 milyar dolar ödemişti. Washington, Türkiye’yi programdan çıkarmakla kalmayıp, sözleşme gereği Türkiye’ye teslim etmesi gereken 100 uçağı vermeyeceğini de açıkladı. Pentagon buna gerekçe olarak, “hem S-400 ve hem de F-35’lerin, istihbarati özellikleri nedeniyle yan yana gelmeleri durumunda, Amerikan yapımı savaş uçaklarının radara yakalanmama özelliklerinin etkisiz hale gelecek ve böylelikle Amerikan askeri istihbaratının tehlikeye girecek olmasını” gösterdi.

Washington yönetimi devamla, Aralık 2020’de Türkiye’ye yönelik yeni yaptırımları devreye soktu. CAATSA yasası kapsamında alınan ve Türkiye savunma sanayisini hedefleyen yaptırım kararı çerçevesinde, Türkiye’nin, askeri sistem ve teknolojilerinin tedarikinden sorumlu en üst düzey makamı olan TSSB, Amerika’dan ihracat lisansı alamayacağı gibi, Amerika’nın da dahil olduğu uluslararası finans kuruluşlarından kredi de sağlayamayacak. Yaptırım listesinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti Savunma Sanayi Başkanlığı’nın üst düzey isimlerinin Amerika’daki mal varlıkları da dondurulurken, vize kısıtlamalarına da maruz kalacaklar.

Türkiye 2021 yılına, diğer pek çok bölgesel sorunun yanı sıra, ABD ve AB ile yaşadığı bu söz konusu “krizlerle” girdi. Bu krizleri çözmesi gerektiğinin farkında olan Türkiye, geçtiğimiz yılın son aylarından itibaren, uluslar arası arenada eskisine oranla kısmen daha “yumuşak” bir üslup, daha “uzlaşmacı” bir tavır içerisinde. Bir yandan, halihazırda başkan yardımcılığı döneminden bu yana problemli bir ilişki içerisinde olduğu Joe Biden ile suları durultmaya çalışırken, bir yandan da önceki sert açıklamalarının aksine, AB “projesine” bağlılığını yineliyor.

S-400 krizini çözmek adına, Savunma Bakanı Hulusi Akar aracılığıyla Washington’a bir teklifle giden Ankara, soruna “Girit modeli” olarak adlandırdığı bir çözüm öneriyor. 1990’lı yılların sonunda, Türkiye ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında yaşanan S-300 krizini hatırlayacaksınız. Kıbrıs Rum tarafının Rusya’dan S-300 füzeleri temin etmesinin ardından Türkiye’nin yaptığı itirazlar üzerine, savunma sistemi, çalışmaz bir halde Girit adasına taşınmıştı. Bu öneri henüz olumlu yanıt alabilmiş değil. Washington’un tercihi, füzelerin tamamen elden çıkarılması yönünde.

Türkiye AB konusunda da özellikle söylem bazında ciddi yumuşama sinyalleri verse de, AB yetkilileri açık açık, güzel sözler duymakla kalmayıp, icraat görmek istediklerini belirtiyorlar. Birlik ile Türkiye arasında var olan önemli gerginliklerinden birinin, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti ile yaşadığı kıta sahanlığı sorunu olması çerçevesinde Türkiye, Yunanistan’la 2002-2016 yılında arasında yürüttüğü ve Atina yönetiminin, Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından Yunanistan’a kaçan ve Gülen Cemaati’ne mensup oldukları iddia edilen bir grup askeri personeli Türkiye’ye iade etmeyi reddetmesi üzerine, Erdoğan tarafından askıya alınan istikşafi görüşmelere (exploratory talks) yeniden başladı. Tarafların, görüşmelerin ajandasına ilişkin ciddi görüş farklılıkları nedeniyle, kayda değer bir sonuç alınmasına zor gözüyle bakılan bu görüşmeler, pek çok kesimce bir “zaman kazanma taktiği” olarak gösterilse de, Türkiye bu görüşmeler aracılığıyla, AB ve uluslararası toplum nezdinde, “Yunanistan’la var olan sorunlarını çözmek için gayret sarf eden taraf” olmak niyetiyle, olumlu bir adım attığı noktasında pozisyon alıyor.

İşte Kıbrıs sorunu da şu anda, tüm bu dış politik gündemin göbeğinde bir yere denk geliyor.
Türkiye’nin AB ve ABD ilişkilerini ne çerçevede yürüteceği, Kıbrıs sorununda alacağı pozisyona da yansıyacaktır şüphesiz. Türk tarafının birbirini ikame edercesine, birbirinin peşi sıra dikkat çektiği İki devletli çözüm ile egemen eşitliğe dayalı çözüm modelleri, birbirinden farklı şeyler. Tatar yönetiminin bu konuda yaptığı ikircikli açıklamalar da aslında bize, kameraların önüyle arkasının, farklı hassasiyetlere sahip olduğunu gösteren önemli bir ipucu.

Erdoğan “artık federasyon, mederasyon yok” diyor, ama Türkiye eğer AB ve ABD ile ilişkilerini gerçek anlamda düzeltme niyetindeyse, Kıbrıs sorunu bağlamında yeni bir karşı cephe açmak isteyecek midir, hep birlikte göreceğiz.