TC-KKTC ilişkilerinde yeni dönem

Kıbrıs’ın kuzeyinde reel sektörü ve üretimi güçlendirip kendi ayakları üstünde duran sürdürülebilir ekonomi için reformların protokoller yolu ile teşvik edilmesi yaklaşımı TC tarafından terkedildi. AKP iktidarının ilk 10 yılında uygulanan bu yaklaşım sınırlı ölçüde başarılı olmuş, ancak kamu reformu, yerel yönetimler reformu ve Taşınmaz Mal Komisyonuna yerel kullanıcılardan kaynak yaratmak gibi önemli reformlar Kıbrıs’taki kurulu düzende siyasi iktidarlarca çeşitli bahaneler veya siyasi istikrarsızlıklarla engellenmiştir.

Kıbrıs’ta 2018 seçimleri sonrası oluşan 4lü koalisyon, bu kısır döngüyü kırabilmek, yolsuzluk ve ayrıcalıklar üstüne kurulu düzeni radikal kararlarla reforme etmek için ciddi bir çaba ortaya koydu. Ancak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin getirdiği kişisel siyasi hedeflerle koalisyonun bozulması ve TC’de yürürlüğe giren yeni Cumhurbaşkanlığı sisteminin KKTC ile ilişkileri yeniden tanımlaması bu çabayı sekteye uğrattı.

Özellikle 2018 yılı itibarı ile somutlaşan TC-KKTC İktisadi ve Mali İşbirliği Protokollerinin uygulanış şartları radikal farklılıklar göstermeye başladı. Kaynak aktarmalar 90’lardaki gibi daha siyasi ve “milli” mülahazalarla ve tam anlamıyla bir patronaj sistemi ile yapılmaya başlandı.

TC iktidarı, Türkiye’de kendi otokratik ve merkeziyetçi dönüşümüne paralel olarak Kıbrıs’ta da, yaşam şekli, kültür, din, eğitim, hukuk alanındaki özgürlüklerin daraltılması ve siyasi sistemin merkezileşip daha bağımlı hale getirilmesine yöneldi. Yazılı olmasa da, daha açıktan ve direkt bir üslupla şartlar empoze etmeye başladı. Orada iç politikaya yönelik kullanılan milliyetçi muhafazakâr retoriğin Kıbrıs’ta da kullanılmasına yol açıldı. Kıbrıs’ın kuzeyinde iktidar ve yönetim yetisi köreltilmiş Ankara’daki Cumhurbaşkan Yardımcılığına bağlı her konuya müdahil yeni bir yönetim modeli oluşturuldu.

Bu şartlarda zaten izole ve gayrı meşru bir zeminde var olmaya çalışan toplum, pandemi, çözümsüzlük ve iktidarsızlık çemberine hapsedildi. Böylece toplumun yozlaşma, yabancılaşma ve yavaşça yok olma süreci de hızlanmış oldu. Bunu aşabilmek mevcut konjonktürde zor. Ama Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinin yeniden tanımlanma sürecine girmiş olması, hatta olası bir iktidar değişikliği ile ilişkilerde muhtemel yeni bir tanımlama gelebilir. Çözüm perspektifine dönüş ile Kıbrıs’ın kuzeyinde bir umut yenileme ihtimali hala vardır.

Konjonktürel değişiklik uluslararası ve bölgesel güç ve paylaşım mücadelesine bağlıdır evet.. Ama bu değişikliğin toplumun menfaatine de şekillenebilmesi için 2000’li yılların başlarında olduğu gibi bir toplumsal muhalefet ve eylemsel dinamizme gerek duyulmaktadır. İlerici ve yurtsever tüm güçlerin, Türkiye’de oluşmakta olan demokrasi cephesiyle dayanışma arayışına ağırlık vermesi gerekmektedir. Bununla birlikte Güneyde, AB’de ve BM’de çözüm sürecine destek vermeye istekli unsurları harekete geçirme hedefi ile yoğun bir çaba içine girilmesi de kaçınılmazdır.