Politis: “Asıl Türk çözümü, her geçen gün kalıcılaşan bölünmedir”
Politis Genel Yayın Yönetmeni Dionysis Dionysiou, henüz ortada resmî bir BM planı bulunmadığı halde olası yeni çözüm fikirlerinin “Türk planı” ve “ihanet” söylemleriyle peşinen reddedilmesini eleştirdi. Dionysiou’ya göre gerçek tercih, güçlü Avrupa güvenceleri altında yeniden birleşme ile her yıl daha da derinleşen bölünme arasında.
Politis: “Asıl Türk çözümü, her geçen gün kalıcılaşan bölünmedir”
Politis Genel Yayın Yönetmeni Dionysis Dionysiou, henüz ortada resmî bir BM planı bulunmadığı halde olası yeni çözüm fikirlerinin “Türk planı” ve “ihanet” söylemleriyle peşinen reddedilmesini eleştirdi. Dionysiou’ya göre gerçek tercih, güçlü Avrupa güvenceleri altında yeniden birleşme ile her yıl daha da derinleşen bölünme arasında.
Bugün Kıbrıs
Politis Genel Yayın Yönetmeni Dionysis Dionysiou, Kıbrıs sorununa ilişkin yeni BM girişimi etrafında başlayan tartışmaları değerlendirdi.
Dionysiou, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin’in sınırlı merkezi yetkilere ve güçlü kurucu devletlere dayanan daha gevşek bir federal yapıyı değerlendirdiğine ilişkin haberlerin, Rum kamuoyundaki eski korkuları yeniden harekete geçirdiğini yazdı.
Ancak henüz BM tarafından sunulmuş resmî bir metin ya da çözüm planı bulunmadığına dikkat çeken Dionysiou, daha hiçbir öneri ortaya çıkmadan “Türk planı”, “teslimiyet” ve “ihanet” suçlamalarının gündeme getirildiğini belirtti.
Yazıda, geçmişte reddedilen çözüm formüllerinin yeni koşullar altında yeniden değerlendirilmesinin kaçınılmaz olabileceği ifade edildi. Holguin’in taraflara birçok kez “alışılmış kalıpların dışında düşünme” çağrısında bulunduğu hatırlatıldı.
Dionysiou, ortaya atılan fikirlerin eleştirilmemesi gerektiğini savunmadığını, ancak somut hükümleri incelemekle bir süreci daha başlamadan “ihanet” olarak damgalamanın farklı şeyler olduğunu vurguladı.
GUTERRES DÖNEMİ BİTMEDEN SON BİR HAMLE
Yazıya göre BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, 2026 sonunda tamamlanacak görev süresi öncesinde Kıbrıs sorununa yeni bir ivme kazandırmaya çalışıyor.
Guterres’in 28 Temmuz’da iki liderle yapacağı görüşmelerde bu iradeyi aktarması beklenirken, Holguin’in haziran ayında Kıbrıs, Ankara, Atina ve Brüksel’de temaslarda bulunduğu hatırlatıldı.
Ayrıca iki toplum, üç garantör ülke ve BM’nin katılımıyla yeni bir genişletilmiş toplantının hazırlıklarının sürdüğü belirtildi.
Rum lider Nikos Hristodulidis’in de yıl sonuna kadar bir barış planına uzanabilecek gelişmeler yaşanabileceğini söylediğine dikkat çekilen yazıda, buna karşın BM’nin kurumsal çözüm zemininin değişmediği vurgulandı.
BM Güvenlik Konseyi’nin Ocak 2026 tarihli 2815 sayılı kararında, siyasi eşitliğe dayalı iki bölgeli, iki toplumlu federasyona desteğini yeniden teyit ettiği belirtildi. Bu nedenle yeni fikirlerin, federal modelin terk edilmesi değil, uygulanması ya da yeni koşullara uyarlanması arayışı olarak değerlendirilmesi gerektiği savunuldu.
ERHÜRMAN’IN SEÇİLMESİ “YENİ BİR PENCERE” AÇTI
Dionysiou, bugünkü koşulların geçmiş yıllardan farklı olduğunu belirterek Tufan Erhürman’ın Ekim 2025’te federasyon müzakerelerine dönüş vaadiyle seçilmesine dikkat çekti.
Erhürman’ın seçilmesinin Ankara’nın politikasını tek başına değiştirmediği, siyasi eşitlik, garantiler ve Türkiye’nin askerî varlığı konusunda temel görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmadığı kaydedildi.
Bununla birlikte Erhürman’ın seçilmesinin, Kıbrıs Türk liderliğinin ön koşul olarak “egemen eşitlik” ve iki devlet talep ettiği önceki dönemde bulunmayan bir siyasi pencere açtığı ifade edildi.
Yazıda Avrupa Birliği’nin de Kıbrıs sorununda daha etkin bir rol üstlenmeye çalıştığına işaret edildi. AB Konseyi Başkanı Antonio Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in 8 Temmuz’da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la Guterres’in girişimlerini görüştüğü ve Ankara’ya BM süreci içindeki “yeni dinamikten” yararlanma çağrısı yaptığı aktarıldı.
Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Raffaele Fitto’nun da 13 Temmuz’da Komisyon’un Kıbrıs sorunu özel temsilcisi olarak atanması, bu çabanın bir parçası olarak değerlendirildi.
Dionysiou’ya göre Kıbrıs sorunuyla Türkiye–AB ilişkilerinin bağlantılandırılması, Ankara’ya verilmiş bir taviz değil; Türkiye’ye teşvik sunarken aynı zamanda somut adımlar talep etmek için kullanılabilecek önemli bir baskı aracı olabilir.
“TÜRK ÇÖZÜMÜ” ZATEN 1974’TEN BERİ VAR
Yazının en dikkat çekici bölümünde, Rum tarafındaki tartışmaların temel hatasının mevcut statükoyu güvenli bir sığınak, her uzlaşmayı ise “Türk çözümüne” yaklaşma olarak sunmak olduğu savunuldu.
Dionysiou, Türkiye’nin güç kullanarak oluşturduğu çözümün 1974’ten beri sahada bulunduğunu ifade etti. Bu yapının; adanın kuzeyindeki askerî kontrol, ayrı yönetim, Rumların yerlerinden edilmesi, on binlerce Türk askerinin varlığını sürdürmesi ve yalnızca Ankara tarafından tanınan bir oluşumdan meydana geldiğini yazdı.
Bölünmenin uluslararası meşruiyet kazanmamış olmasının, her gün siyasi, ekonomik, demografik ve mülkiyet alanında yeni oldubittiler yaratmadığı anlamına gelmediği belirtildi.
Zamanın tarafsız işlemediğini vurgulayan Dionysiou, geçen sürenin 1974’te oluşan durumu dondurmadığını; geçici olanı normalleştirdiğini, kuzeyin Türkiye’ye ekonomik ve kurumsal bağımlılığını artırdığını ve iki toplum arasındaki mesafeyi genişlettiğini kaydetti.
Bunun toprak iadesini, mülkiyet düzenlemelerini ve ortak yönetimi her geçen gün daha zor hale getirdiği savunuldu.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Erhürman’ın seçilmesinden sonra kuzeyin Türkiye’ye bağlanmasını gündeme getirmesi de Türkiye’deki milliyetçi çevrelerin nihai hedefi bakımından örnek gösterildi.
“ÇÖZÜMSÜZLÜK BİR STRATEJİ OLAMAZ”
Dionysiou, “kötü bir çözümden, çözümsüzlük daha iyidir” sözünün genel bir ilke olarak anlaşılabileceğini ancak siyasi strateji olarak kullanılamayacağını belirtti.
Çünkü çözümsüzlüğün de bir içeriği, bedeli ve yöneldiği bir sonuç bulunduğunu kaydeden Dionysiou, çözümsüzlüğün Kıbrıs Cumhuriyeti’ni güç dengeleri değişene kadar bozulmadan korumadığını yazdı.
Aksine ateşkes hattının, çok daha güçlü bir orduyla karşı karşıya kalmaya devam ettiğini ve Türkiye’ye gerilimi istediği zaman artırıp azaltabileceği bir alan sunduğunu savundu.
ÇÖZÜM AVRUPA HUKUK DÜZENİNİ ADANIN TAMAMINA TAŞIMALI
Yazıda olası bir anlaşmanın en büyük stratejik değerinin yalnızca dikenli tellerin kaldırılması ya da yolların açılması olmayacağı ifade edildi.
Asıl meselenin, Kıbrıs’ın tamamının Avrupa hukuk düzeni içinde gerçekten faaliyet gösterebilmesi olduğu vurgulandı.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hukuken bütünüyle AB toprağı olduğu ancak hükümetin etkin kontrolü dışında kalan bölgelerde AB müktesebatının askıya alındığı hatırlatıldı.
10 No’lu Protokol’ün, çözüm halinde müktesebatın askıya alınmasının kaldırılmasını ve AB hukukunun Kıbrıs Türk toplumu bakımından uygulanma şartlarının Birlik tarafından düzenlenmesini öngördüğü belirtildi.
Dionysiou’ya göre yeni bir çözüm fikri adına göre değil şu ölçütlere göre değerlendirilmelidir:
– Tek uluslararası kimlik, tek egemenlik ve tek vatandaşlık yaratıp yaratmadığı,
– Avrupa hukukunu uygulayabilecek güçlü merkezi kurumlara sahip olup olmadığı,
– Kıbrıs’ı dışarıda etkili şekilde temsil edip edemeyeceği,
– Sürekli anayasal kriz üretmeden karar alabilecek bir yapı kurup kuramayacağı.
Kıbrıs Türklerin yönetime etkili katılımının sağlanması gerektiğini belirten Dionysiou, bunun kalıcı bir kararları felç etme hakkına dönüşmemesi gerektiğini savundu. Aynı zamanda siyasi eşitliğin yalnızca sembolik bir temsile indirgenerek Kıbrıs Türk toplumunu yönetimde etkisiz bırakmasının da kabul edilemeyeceğini ifade etti.
GARANTİLER VE ASKER KONUSUNDA SOMUT TAKVİM İSTEDİ
Yazıda güvenlik ve garantiler konusunun da aynı ciddiyetle ele alınması gerektiği belirtildi.
Üç üçüncü ülkeye müdahale hakkı tanıyan 1960 garanti sisteminin, 21’inci yüzyılda Avrupa Birliği üyesi birleşik bir Kıbrıs’ın temeli olamayacağı savunuldu.
Kabul edilebilir bir anlaşmanın;
– Tek taraflı müdahale haklarının sona ermesini,
– Askerlerin çekilmesi için açık ve bağlayıcı bir takvim belirlenmesini,
– Uluslararası bir uygulama ve denetim mekanizması kurulmasını,
– AB’nin, yararlı olması halinde NATO’nun da güçlü biçimde sürece katılmasını
sağlaması gerektiği ifade edildi.
Dionysiou, iyi niyet açıklamalarının yeterli olmadığını; ihlal halinde sonuç doğuracak hükümler, denetim, aşamalı uygulama ve yaptırım mekanizmaları gerektiğini yazdı.
Referandumların yalnızca bir anlaşmanın imzasını meşrulaştırmak için değil, çözümün uygulama sürecini onaylamak üzere yapılması gerektiğini savundu.
“HAREKETSİZLİK TARAFSIZLIK DEĞİL”
Dionysiou, Rum tarafının bugün bilinmeyen bir metne “evet” ya da “hayır” demeye çağrılmadığını; sürece özgüven, açık kırmızı çizgiler ve olumlu önerilerle girip girmeyeceğine karar vermesi gerektiğini belirtti.
BM’nin peşinen şeytanlaştırılmasının Türkiye üzerindeki baskıyı azalttığını savunan Dionysiou, böyle bir tutumun Ankara’yı şu sorulara cevap vermekten kurtardığını ifade etti:
Türkiye iki devletli çözümden vazgeçmeye hazır mı? Toprak düzenlemelerini görüşecek mi? AB müktesebatının kuzeyde uygulanmasını kabul edecek mi? Askerî rolünü ciddi biçimde sınırlandıracak mı?
Yazıda Erhürman’ın da federasyon söylemine dönüşünün “neredeyse egemen iki devletin daha kabul edilebilir bir ambalajı” olmadığını kanıtlaması gerektiği belirtildi.
Ankara’nın ayrı egemenliğin önceden tanınması talebinden vazgeçtiğini uygulamada göstermesi, BM’nin ise gelecekte devleti işlemez hale getirebilecek yaratıcı belirsizliklerden kaçınması gerektiği kaydedildi.
Dionysiou yazısını, gerçek tercihin idealize edilmiş bir Kıbrıs Cumhuriyeti ile acılı bir federasyon arasında olmadığını belirterek tamamladı.
Gerçek tercih, Türkiye’nin askerî ve siyasi güç dengesi altında her gün şekillenen bugünkü bölünmüş gerçeklikle; bu dengeyi uluslararası hukuk ve AB yoluyla değiştirme çabası arasında.
Dionysiou’ya göre zaman yeniden birleşme lehine değil, bölünmenin kesinleşmesi yönünde işliyor. Bu nedenle hareketsizlik tarafsızlık değil, sahada uygulanmakta olan “Türk çözümüne” verilmiş bir güvenoyu anlamına geliyor.













