Kadınlar Kaybolmaz, Tarih Onları Saklar
Gazze'den bir torun, yüz yıl sonra bu topraklardaki akrabalarını arıyor. Bir haber olarak okuyup geçebilirsiniz bunu. Ama ben haberi okurken aklıma Dersim'in kayıp kızları geldi.
Çünkü bazen tarih, birbirinden çok uzak görünen hikayeleri aynı acının etrafında toplar. Bir yanda yoksulluğun, feodal düzenin ve erkek egemen dünyanın içinde başka diyarlara gönderilen kadınlar… Diğer yanda devletin şiddetiyle ailelerinden koparılan, isimleri değiştirilen, dilleri susturulan kız çocukları…
İkisi de aynı soruyu bırakıyor geriye. Bir kadının kaderi ne zaman kendisine ait oldu? Tarih kitapları sınırların nasıl çizildiğini anlatır. Oysa asıl mesele, o sınırlar çizilirken kadınların hayatları üzerinde kimlerin söz sahibi olduğudur. Erkekler savaşır, devletler karar alır, aşiretler anlaşır, iktidarlar hüküm verir.
Sonra bir kadın evinden koparılır. Bir kız çocuğu adını kaybeder. Bir anne evladını yitirir.
Ve bütün bunlar olup bittikten sonra tarih buna bazen “göç”, bazen “iskan”, bazen “evlilik”, bazen de “güvenlik politikası” der. Kelimeler değişir. Ama kadının kaybı değişmez.
Bu yüzden Gazze’den ulaşan Muhammed’in aradığı şey birkaç akraba değildir. O, tarihin yarım bıraktığı bir cümleyi tamamlamaya çalışıyor. Çünkü bazı acılar mezara gömülmez. Bazı acılar soyadına dönüşür. Bir aile içinde fısıltıyla anlatılan hikayelere dönüşür. Bir çocuğun neden başka bir dil konuştuğunu açıklayamayan sessizliklere dönüşür.
Dersim’in kayıp kızları da, yüzyıl önce bu topraklardan koparılan kadınlar da bize aynı şeyi hatırlatıyor. Kadınlar yalnızca bir dönemin mağdurları değildir, canlı arşivlerdir. Bu yüzden bir kadının kayboluşu, sadece bir insanın kayboluşu değildir. Bir dilin, bir ailenin, bir coğrafyanın ve bazen bir halkın hafızasının kayboluşudur.
Belki de bu yüzden torunlar hala arıyor. Çünkü tarih unutmaz. Sadece bazen, hatırlamak için bir torunun çıkıp gelmesini bekler…














