Bu Karanlık Kendiliğinden Oluşmadı
Bir ülkenin çürümesi bazen büyük felaketlerle değil, insanların artık hiçbir şeye şaşırmamaya başlamasıyla anlaşılır.
Her gün yeni bir şiddet haberi görmek, bir kadının daha kaybolduğunu, kandırıldığını, susturulduğunu duymak ve bütün bunları sıradan bir hava durumu bilgisi gibi tüketmek… Asıl çürüme tam da burada başlar. Çünkü bir toplum, kötülüğü kanıksadığı anda yalnızca vicdanını değil, reflekslerini de kaybeder.
Bir süre sonra en ağır haberler bile kısa bir sessizlikten fazlasını yaratmaz. Bir kadın daha kaybolur, bir çocuk daha istismar edilir, bir insan daha karakoldan eli boş döner. Sonra hayat devam eder. Sokaklar yine kalabalık olur, kafeler yine dolar, gündem yine değişir. Ama aslında hiçbir şey değişmez. Çünkü bazı ülkelerde suç, münferit bir olay olmaktan çıkar, gündelik hayatın görünmez bir parçasına dönüşür.
Son zamanlarda iş vaadiyle ülkeye getirilen, dilini bilmedikleri bir yerde yalnız bırakılan, pasaportlarına el konulan, tehdit edilen ve sonunda fuhuşa zorlanan kadınların haberleri artıyor. Bu kadınların çoğu özellikle seçiliyor. Türkçe bilmiyorlar, İngilizce bilmiyorlar, kimseyi tanımıyorlar, nereye gideceklerini bilmiyorlar. Çünkü insan kaçakçılığı yalnızca bedenleri değil, sessizliği de satın alır. Dil bilmeyen bir insanın korkusu, bu düzenin en büyük sermayesidir.
Bir kadını yabancı bir ülkede konuşamaz hale getirdiğinizde, onu yalnızca savunmasız bırakmış olmazsınız, onu görünmez hale de getirirsiniz. Kimseye derdini anlatamayan, yardım isteyemeyen, polise gitse bile kendini ifade edemeyen bir insan, suç örgütleri için en kolay avdır. Bu yüzden bu hikayeler tesadüf değildir. Her biri aynı karanlık düzenin farklı yüzleridir.
Ancak burada asıl korkutucu olan, suçun kendisinden çok suçun rahatlığıdır. Çünkü suç, yalnızca failin cesaretinden doğmaz, devletin boş bıraktığı alanlarda büyür. Denetimin olmadığı yerde suç örgütleri kök salar. Hukukun ağır işlediği yerde suçlu zaman kazanır. Kurumların çalışmadığı yerde mağdur yalnız kalır.
Bir ülkede insanlar haklı oldukları davalarda bile üç-dört yıl boyunca mahkeme koridorlarında bekliyorsa, orada adalet bir hak olmaktan çıkar, dayanıklılık sınavına dönüşür. Mağdur yalnızca uğradığı suçla değil, onu koruyamayan sistemle de mücadele etmek zorunda kalır. Ve çoğu zaman yıllar sonra karşısına çıkan şey gerçek bir ceza değil, yalnızca göstermelik bir karar olur.
Adaletin geç geldiği yerde insanlar yalnızca davalarını kaybetmez, devlete olan inançlarını da kaybeder. Çünkü mahkeme salonlarında bekleyen şey yalnızca dosyalar değildir. Bekleyen şey, insanların hala korunabileceklerine dair son inanç kırıntılarıdır.
Belki de bu yüzden, bugün herhangi bir şiddet haberinin altına bakıldığında aynı cümleler tekrar tekrar karşımıza çıkıyor; “Benim de başıma geldi.” “Polise gittim ama ilgilenmediler.” “Şikayetçi oldum ama sonuç alamadım.” Bu cümleler artık kişisel hikayeler değil, bir ülkenin kolektif hafızasıdır. İnsanlar yaşadıkları adaletsizlikleri birbirlerinde görüyor ama kurumlar hala görmüyor.
Bir ülkede insanlar her kapıyı çaldığında yüzüne başka bir kapı kapanıyorsa, orada yalnızca ihmalkarlık değil, ciddi bir liyakat sorunu vardır. Görevini yapmayan kurumlar, sorumluluk almayan yöneticiler ve denetlenmeyen yapılar, suçun büyümesine doğrudan katkı sağlar. Çünkü boş bırakılan her alanı ya korku doldurur ya da suç.
Devlet dediğimiz şey, yalnızca törenlerde görünen bayraklar, protokol masaları ya da resmi açıklamalar değildir. Devlet, en çok da en güçsüz olanı koruyabildiği kadar devlettir. Bir kadın dilini bilmediği bir ülkede yardım isteyemiyorsa, bir mağdur karakoldan eli boş dönüyorsa, bir yurttaş mahkeme koridorlarında ömrünü tüketiyorsa orada devlet, varlığıyla değil yokluğuyla hissedilir.
Bugün birçok insanın hissettiği şey tam olarak budur. Korunmamak. Herkesin birbirine aynı hikayeleri anlattığı ama kimsenin gerçekten duyulmadığı bir düzen. İnsanlar artık adaletsizliğe değil, adalet ihtimaline şaşırıyor. Çünkü bir ülkede umut istisnaya dönüşmüşse, çürüme çoktan kurumsallaşmış demektir.
Bir ülkeyi yalnızca emlak projeleriyle, yatırım tablolarıyla ve rant hesaplarıyla yönetmeye başladığınızda, insan hayatı en ucuz kalem haline gelir. O zaman kadınlar korunmaz, mağdurlar duyulmaz, çocuklar güvende olmaz. Çünkü paranın merkezde olduğu yerde vicdan çoğu zaman ilk vazgeçilen şeydir.
Bu karanlık kendiliğinden oluşmadı. Yıllarca görmezden gelinen ihmallerin, raflarda bekletilen yasaların, reformların, korunmayan kadınların, işlemeyen hukukun ve sorumluluk almayan yöneticilerin birikmesiyle oluştu. Bugün karşımızda duran şey yalnızca birkaç suçlu değil, onları mümkün kılan bütün lanet düzen.














