Akkuyu Kıbrıs’ın kapısında: “Sizi koruyan hiçbir şey yok”

Yeşil Sol Parti MYK üyesi Aykut Alyanak ve Ankara İl Eşsözcüsü Aydın Şimşek, Bugün Kıbrıs’a konuştu: “Akkuyu sadece nükleer santral değil, siyasal bir bağımlılık projesi. Kıbrıs’ın kuzeyindeki sessizlik teknik bilgisizlik değil, siyasi irade sorunudur. Sol, Kıbrıs’a ana vatan-yavru vatan diliyle bakamaz.”

Bugün Kıbrıs/Ayşemden Akın

CTP Kadın Örgütü’nün davetiyle Kıbrıs’a gelen Yeşil Sol Parti MYK üyesi Aykut Alyanak ve Yeşil Sol Parti Ankara İl Eşsözcüsü Aydın Şimşek gazetemize konuştu.

“Akkuyu Nükleer Santrali ve Kıbrıs” başlığıyla adada temaslarda bulunan Alyanak ve Şimşek, Akkuyu’nun yalnızca Türkiye’nin enerji politikası olmadığını; Rusya’ya bağımlılık, ekolojik yıkım, denetimsizlik, Kıbrıs’ın güvenliği ve Doğu Akdeniz’de militarizm başlıklarıyla birlikte ele alınması gerektiğini söyledi.

Alyanak, Akkuyu’nun Kıbrıs’a etkisinin Ankara’dan daha doğrudan olacağını belirterek, “Bizi Toroslar koruyor; sizi koruyan hiçbir şey yok” dedi. Akkuyu’nun Girne’ye yaklaşık 90 kilometre mesafede olduğunu vurgulayan Alyanak, olası bir kaza, sızıntı ya da deniz ekosistemine dönük etkiler açısından Kıbrıs’ın ciddi risk altında olduğunu kaydetti.

Akkuyu sahasının 11 kilometrekarelik büyüklüğü olduğunu, santralin 60 yıl işletilip 20 yıl daha uzatılabileceğine, yılda yaklaşık 35 milyar kilovatsaat elektrik üretmesinin planlandığına dikkat çeken Alyanak, buna karşılık santralin yılda yaklaşık 9,5 milyar metreküp deniz suyu çekeceğini, dört ünite tam kapasite çalıştığında yıllık 100-120 ton nükleer yakıt kullanılacağını ve 60 yılda 7 bin 200 ton yüksek radyoaktif atık meselesi doğacağını söyledi.

Aydın Şimşek ise Kıbrıs meselesinin Türkiye solu açısından da bir “turnusol kâğıdı” olduğunu belirterek, “Sol milliyetçi olmaz. Kıbrıs’a devlet aklının değil, halkların iradesinin ve barışın içinden bakmak gerekir” ifadelerini kullandı.

Röportajda Akkuyu’dan Türkiye’deki enerji politikalarına, Rusya bağımlılığından Kıbrıslı Türklerin siyasi iradesine, Kürt meselesinden Doğu Akdeniz’de askerileşmeye, ekoloji mücadelesinden solun yeni arayışlarına kadar geniş bir çerçeve ele alındı.

“AKKUYU, 12 EYLÜL’LE BAŞLAYAN SİYASAL HİKAYENİN PARÇASI”
Ayşemden Akın:
Akkuyu’yu konuşmak için Kıbrıs’a geldiniz. Ama Akkuyu sadece bir santral mi? Yoksa Türkiye’nin enerji, rejim ve dış politika tercihlerini gösteren daha büyük bir siyasal proje mi?

Aykut Alyanak:
Ben bunu sadece Akkuyu üzerinden değil, Türkiye’nin nükleer santrallerle olan macerası üzerinden anlatmayı tercih ederim. Geçmişe doğru baktığımızda, 1980’li yıllarda Kenan Evren Cumhurbaşkanı olduğunda Türkiye’ye üç nükleer santral kurulacağı söyleniyor.

12 Eylül 1980 Türkiye için bir milattır. Toplumculuğun, sosyal devletin tasfiye edildiği; vahşi liberalizmin kapısının açıldığı; emeğin ve doğanın bugüne kadar süren sömürüsünün temelinin atıldığı dönemdir.

Ben bunu Türkiye’de sermayenin, egemenlerin ve devlet aklının ülkeyi nasıl teslim aldığı yerlerden biri olarak görüyorum. Akkuyu da bu hikayenin parçası. İktidarların adı değişiyor ama Türkiye üzerindeki büyük egemenlik ilişkileri değişmiyor. Ben iktidarları, bu büyük çıkar ağlarının taşeronları olarak görüyorum.

“AMAÇ, DOĞAL VARLIKLARI KÜÇÜK BİR AZINLIK İÇİN YOK ETMEK”
Ayşemden Akın:
Peki nihai amaç ne? Murat edilen ne?

Aykut Alyanak:
Amaç, küçük bir azınlık için doğal varlıkların yok edilmesi, emeğin ucuzlatılması, sendikalaşmanın zayıflatılmasıdır. Türkiye’de giderek köle işçiliğe benzeyen bir düzen kuruluyor.

Göçmen emeğinin durumu bunun en çarpıcı örneklerinden biri. İnsanlar sigortasız, güvencesiz, dil bilmeden, merdiven altı işlerde çalıştırılıyor. Zonguldak’ta kaçak madende ölen Afgan işçinin cesedinin tanınmaması için yakılması gibi korkunç örnekler yaşandı. Bu, insana nasıl bakıldığını gösteriyor.

Soma’da 301 işçinin ölümü de aynı zihniyetin sonucuydu. Gerekli önlemler “pahalı” görüldüğü için alınmadı. Küçük ya da büyük patron fark etmiyor; zihniyet aynı vahşilikte.

Akkuyu ise bu düzenin nükleer alandaki en büyük parçalarından biri.

“AKKUYU SAHASI ÇOK BÜYÜK”
Ayşemden Akın:
Akkuyu için “Rusya üssü gibi” diyorsunuz. Bu benzetmeyi biraz açar mısınız?

Aykut Alyanak:
Akkuyu NGS’nin toplam sahası 11 bin dekar, yani 11 kilometrekare.

Kıbrıs’taki İngiliz üsleri Akrotiri 123 kilometrekare, Dikelya 131 kilometrekare. Elbette Akkuyu bu üsler kadar büyük değil ama burada mesele sadece alanın büyüklüğü değil. Türkiye’nin, 11 kilometrekarelik stratejik bir alanı Rusya’nın sahip olduğu ve işlettiği bir nükleer enerji rejimine teslim etmesidir.

Akkuyu’da “yap-sahip ol-işlet” modeli uygulanıyor. Bu, Türkiye’nin kendi enerji altyapısı üzerinde egemenlik kurduğu bir model değil; tam tersine uzun vadeli bağımlılık modelidir.

“YERLİ VE MİLLİ ENERJİ DEĞİL, RUSYA’YA BAĞIMLILIK”
Ayşemden Akın:
İktidar Akkuyu’yu “enerji bağımsızlığı” ve “yerli-milli enerji” olarak anlatıyor. Siz bu anlatıya neden karşı çıkıyorsunuz?

Aykut Alyanak:
Bize yutturulan şu: “Artık nükleer ülkeler ligine girdik”, “yerli ve milli enerjiye sahibiz.” Bunlar sürekli tekrar edilen sloganlar. Karşıda güçlü bir itiraz sesi olmadığı için de bu propaganda kendi yankı odasında doğru kabul ediliyor.
Ama burada enerji bağımsızlığından değil, tam tersine Rusya’ya çok uzun vadeli bir bağımlılıktan söz ediyoruz.

Her şeyin ötesinde, 11 milyon metrekarelik bir alanı kayıtsız şartsız Rusya’nın kontrolüne sunduk. Ben bunu Suriye’deki Tartus Limanı’na ya da Kıbrıs’taki Akrotiri ve Dikelya üslerine benzetiyorum. Ölçekleri farklı olabilir ama sonuçta burada Türkiye’nin kontrolünün olmadığı bir alan yaratılıyor.

Akkuyu’da model de çok kritik. Eskiden “yap-işlet-devret” modeli konuşulurdu. Burada artık “yap-sahip ol-işlet” modeli var. Rusya yapacak, sahip olacak ve işletecek.

60 yıl işletecekler. Teknoloji revizyonlarıyla bu süre 20 yıl daha uzatılabilir. Yani 80 yıl boyunca sürebilecek bir yapıdan söz ediyoruz. Sonra kapatıp gidecekler. Türkiye’ye gerçek bir teknoloji transferi yok. Size pahalı elektriği verecekler, üstüne de nükleer atık sorunu kalacak.

“RUSYA 60 YILDA 180 MİLYAR DOLARIN ÜZERİNDE NET KÂR EDECEK”
Ayşemden Akın:
Akkuyu’nun ekonomik boyutunda ne görüyorsunuz? Türkiye bu projeden kazanıyor mu?

Aykut Alyanak:
Akkuyu’nun resmi anlaşma maliyeti 20 milyar dolar olarak ifade edilmişti; güncellenen maliyetin 25 milyar dolar seviyesine çıktığı belirtiliyor. Ama asıl mesele, işletme süresi boyunca ortaya çıkacak kazanç.

Deniz Yavuzyılmaz’ın açıkladığı resmi belgelere göre şirketin 60 yılda 478 milyar dolar değerinde elektrik satışı yapacağı hesaplanıyor. İşletme masrafları, vergiler, krediler ve özsermaye katkısı düşüldüğünde Rusya’nın toplam net kârının 180 milyar doların üzerine çıkacağı belirtiliyor.

Yani Türkiye’ye “yerli ve milli enerji” diye anlatılan şeyin ekonomik sonucuna baktığınızda, Rusya için devasa bir kâr, Türkiye için ise pahalı elektrik, nükleer atık ve ekolojik risk görüyorsunuz.
Asıl soru şu: Biz burada ne kazanıyoruz?

“YILDA 35 MİLYAR KİLOVATSAAT ELEKTRİK AMA 60+20 YILLIK BAĞIMLILIK”
Ayşemden Akın:
Santralin enerji üretim kapasitesi iktidar tarafından çok güçlü bir argüman olarak kullanılıyor. “Yılda 35 milyar kilovatsaat elektrik üretecek” deniyor. Buna nasıl bakıyorsunuz?

Aykut Alyanak:
Evet, Akkuyu’nun yılda yaklaşık 35 milyar kilovatsaat elektrik üretmesi planlanıyor. Kurulu güç 4 bin 800 megavat. Fakat bu rakam tek başına bir başarı göstergesi değildir.

Planlanan kullanım ömrü 60 yıl. Gerekli onarımlarla 20 yıl daha çalıştırılabileceği söyleniyor. Yani Türkiye 60, belki 80 yıl boyunca Rusya’nın sahibi ve işletmecisi olduğu bir nükleer santrale bağlı kalacak.

Enerji üretimi var diye egemenlik devrini, atık sorununu, denetimsizliği, pahalı alım garantisini ve ekolojik yıkımı görmezden gelemeyiz.

“BİZE PAHALI ELEKTRİK SATILACAK”
Ayşemden Akın:
Pahalı elektrik diyorsunuz. Bunun dayanağı ne?

Aykut Alyanak:
Sözleşmedeki alım garantilerine baktığınızda bu açıkça görülüyor. İlk dönemde üretilecek elektriğin önemli bir bölümü yüksek fiyattan alınacak. Yanılmıyorsam kilovatsaat başına yaklaşık 12 cent civarında bir rakamdan söz ediliyor. Oysa uluslararası piyasalarda bunun çok daha altında fiyatlar var.

15 yıl boyunca yüksek alım garantileriyle Rus şirketinin yatırımını amorti etmesi sağlanıyor. Maliyet önce 20 milyar dolar diye konuşuluyordu, sonra 25 milyar dolara çıktı. CHP’li Deniz Yavuzyılmaz’ın da bu konuda ortaya koyduğu veriler var. Sonuçta Rusya’nın ciddi kâr edeceği, Türkiye’nin ise pahalı elektrik ve nükleer atıkla baş başa kalacağı bir model kuruluyor.

“TÜRKİYE’NİN GERÇEK DENETİM GÜCÜ YOK”
Ayşemden Akın:
Denetim konusunda Türkiye söz sahibi değil mi? “Geleceğim, ölçeceğim, denetleyeceğim” diyemiyor mu?

Aykut Alyanak:
Benim gördüğüm kadarıyla Türkiye’nin gerçek bir denetim gücü yok. Denetim süreçlerinde yabancı firmalar var. Türkiye’nin orada bağımsız, güçlü, şeffaf bir denetim yapabildiğini söylemek mümkün değil.
Bu nedenle “Rusya üssü gibi bir alan” ifadesini kullanıyorum. Çünkü orada Türkiye’nin egemenlik ve denetim hakkı son derece sınırlı.

“YILDA 120 TON YÜKSEK RADYOAKTİF ATIK: 60 YILDA 7 BİN 200 TON”
Ayşemden Akın:
Atık meselesinde en kritik soru ne?

Aykut Alyanak:
En kritik ve en karanlık soru şu: Bu nükleer atıklar nerede, nasıl ve kimin denetiminde tutulacak?

Akkuyu’da dört ünite tam devreye girdiğinde yılda yaklaşık 100-120 ton nükleer yakıt kullanılacak. Bu, 60 yılda 7 bin 200 ton yüksek radyoaktif atık anlamına geliyor. Kullanılmış yakıtların Rusya’ya geri gönderilebileceği söyleniyor ama “gönderilebilir” ifadesi kesin bir güvence değildir.

ÇED raporlarında ve kamuoyuna yapılan açıklamalarda bu kadar hayati bir konunun bütün açıklığıyla yanıtlanması gerekir. Nükleer santral sadece elektrik üretmez; kuşaklar boyunca yönetilmesi gereken radyoaktif atık üretir.

“ÖMRÜ TÜKENMİŞ TEKNOLOJİLER AZ GELİŞMİŞ ÜLKELERE PAZARLANIYOR”
Aydın Şimşek:
Burada olgusal olarak da şöyle bir şey var: Sermayenin uluslararası dayanışması kendi lehine işliyor. Ömrü tükenmiş teknolojilerin daha az gelişmiş ülkelere ikamesi söz konusu.

Bu, Türkiye’de otomobil sanayisinin kuruluş dönemine benziyor. Almanya’da ömrü bitmiş otomobiller Türkiye’ye montaj sanayi olarak getirildi. Sanki yeni bir şey yapılıyormuş gibi sunuldu. Akkuyu’da da benzer bir ilişki görüyoruz.

Rusya ile böyle bir projeye girdiğinizde bunun elbette siyasal ve diplomatik karşılığı var. Ama aynı zamanda doğanın talanı, enerji bağımlılığı ve demokratik denetim eksikliği de var.

“ALMANYA KÖMÜRÜ YEDEKTE TUTUYOR AMA YENİLENEBİLİR ENERJİYE YATIRIM YAPIYOR”
Ayşemden Akın:
Almanya enerji krizi sonrası kömür santrallerini bile yedekte tutarken nükleere kategorik olarak karşı çıkmak gerçekçi mi? Kömür iklim için daha büyük bir tehdit değil mi?

Aydın Şimşek:
Kömür elbette iklim için büyük bir tehdit. Ama Almanya’ya baktığınızda, kömürü yedekte tutarken yenilenebilir enerji konusunda da ciddi yatırım yaptığını görüyorsunuz. Enerji dönüşümünde belirli bir planlama var.

Sorun şu: Gelişmiş ülkeler kendi ömrü tükenmiş teknolojilerine yeni pazarlar arıyor. Nükleer enerji meselesinde de bu boyut var. Türkiye ise dış politikada da düz bastığı yer belli olmayan bir çizgide ilerliyor. Biraz Rusya’ya, biraz Çin’e yaklaşıyor; ama ABD, İsrail ve Suriye hattını da yedekte tutuyor. Bu ciddi bir dış politika istikrarsızlığı yaratıyor.

Aykut Alyanak:
Bir de nükleer atık meselesi var. Bugün niyet okuması gibi gelebilir ama on yıl sonra her şey değişebilir. O nükleer atıkların burada zenginleştirilmeyeceğine dair elimizde güvence yok. Eğer bir iktidarın kafasında bölgenin süper gücü olma hayali varsa, her şeyi bekleyebilirsiniz.

“ENERJİ MESELESİ AYNI ZAMANDA DEMOKRASİ MESELESİDİR”
Aydın Şimşek:
Bu mesele sadece enerji politikası değil, aynı zamanda demokrasi meselesidir. Bir yere tesis kuruyorsunuz ama süreci şeffaf yürütmüyorsunuz. Orada yaşayan halkı karar süreçlerine katmıyorsunuz. Bilimsel raporları dikkate almıyorsunuz.
Bu durumda karşımıza sadece enerji meselesi değil; ekolojik yıkım, emek sömürüsü, şeffaflık sorunu ve demokrasi sorunu çıkıyor.

Ekoloji meselesi de sadece “çevre” meselesi değildir. Yaşamın kendisini savunmaktır.

“SORUN DAHA ÇOK ENERJİ ÜRETMEK DEĞİL, DAHA AZ VE GERÇEKÇİ TÜKETMEKTİR”
Ayşemden Akın:
Nükleer karşıtları çoğu zaman sadece “hayır” demekle suçlanıyor. Peki sizin “evet” dediğiniz enerji modeli ne? Yenilenebilir enerji, depolama, kamucu planlama ve tasarruf gerçekten yeterli mi?

Aykut Alyanak:
Bugünkü tüketim modeliyle hiçbir enerji kaynağı yetmez. Sorun şu: Hayatımızı daha çok tüketmek üzerine kurduk. Kapitalist sistem sınırsız büyümeye dayanıyor. Oysa dünyanın kaynakları sınırsız değil.

Adam Smith’in ekonomi tanımında “kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçları karşılamak” ifadesi vardır. Ama sorun tam da burada. Sınırsız ihtiyaç diye bir şey kurarsanız, hangi enerji kaynağı size yetecek?

Biz dünyayı bitiriyoruz. Sorun sınırsız büyümek değil, kontrollü büyümek; hatta mümkün olduğunca az tüketmek ve gerçekçi tüketmektir.

Fosil yakıtlardan çıkıp her yeri güneş paneli ve rüzgâr türbiniyle doldurmak da tek başına çözüm değildir. Çünkü o enerji yine daha fazla hammadde işlemek, daha fazla tüketmek için kullanılacaksa, bu kez başka bir doğa tahribatı yaratır.

Avrupa’nın bu konuda samimiyetsiz olduğu yer de burasıdır. “Fosilden çıktık, yenilenebilir enerjiye geçtik” demek başarı gibi sunuluyor. Ama eğer tüketim modeli değişmiyorsa, bu yeterli değildir.

“GELECEĞİN SOSYALİZMİ ÇERNOBİL SOSYALİZMİ OLAMAZ”
Aydın Şimşek:
Ne yapmayacağımız konusunda elimizde çok fazla veri var. Geleceğin sosyalizmi, tırnak içinde söylüyorum, “Çernobil sosyalizmi” olmayacaksa ekolojik, demokratik ve kadın özgürlükçü bir çizgiye ihtiyaç var.

Üretim ve kâr mantığı doğanın kendisini yenilemesine bile fırsat vermiyor. Marx’ta “metabolik yarılma” diye ifade edilen şey tam da budur. İnsan-doğa ilişkisini yeniden tanımlayan, insanı doğanın sahibi değil parçası olarak gören bir anlayışa ihtiyacımız var.

Yenilenebilir enerji de sermaye mantığıyla yapılırsa sorun yaratır. Güneş enerjisi için tarım alanlarını yok ederseniz, rüzgâr türbinlerini kuş göç yollarına koyarsanız, yine ekolojik tahribat üretirsiniz. Bilimsel, kamucu ve yerel halkı karar süreçlerine katan bir anlayış gerekir.

“NÜKLEER RİSK TEKNİK DEĞİL, POLİTİK BİR MESELEDİR”
Ayşemden Akın:
Türkiye gibi denetim kurumlarının bağımsızlığı tartışmalı bir ülkede nükleer santral riski Avrupa’daki teknik tartışmalardan daha politik bir meseleye dönüşmüyor mu?

Aydın Şimşek:
Kesinlikle. Bu tek adam yönetimiyle ilgili bir mesele. Denge ve denetleme mekanizmaları yok.

Aykut Alyanak:
40 yıl önceki Çernobil’i hatırlayalım. 26 Nisan 1986’da Çernobil patladı. Dünya bunu Sovyetler Birliği açıkladığı için değil, İsveç’teki nükleer santrallerde radyasyon ölçümleri yükseldiği için öğrendi. Çünkü Sovyet yönetimi söylemedi.

Büyük bir patlamayı herkes görür. Ama radyasyon kaçaklarını kim bilecek? Eğer iktidar açıklamazsa, halk nasıl öğrenecek?
Türkiye’de de asıl mesele budur. Denetim kurumları bağımsız değilse, şeffaflık yoksa, nükleer risk teknik olmaktan çıkar, politik bir mesele haline gelir.

“KIBRIS’I AKKUYU’YA KARŞI KORUYAN HİÇBİR DOĞAL ENGEL YOK”
Ayşemden Akın:
Akkuyu, Girne kıyılarına yaklaşık 90 kilometre mesafede. Kıbrıs’ın kuzeyinde bu konuda neredeyse resmi bir sessizlik var. Bu sessizlik teknik bilgisizlik mi, siyasi bağımlılık ve irade yoksulluğu mu?

Aykut Alyanak:
Maalesef ikincisi gibi görünüyor. Bilgiye ulaşmak bugün zor değil. Eğer açık havada Toroslar’dan Beşparmaklar görülebiliyorsa, bu coğrafi yakınlığı herkes anlayabilir.

Kıbrıs, Akkuyu’dan Ankara’dan daha fazla etkilenir. Çünkü bizi Toroslar koruyor. Sizi koruyan hiçbir şey yok.

“BÖYLE BİR DURUMDA KAÇAMAZSINIZ”
Ayşemden Akın:
Olası bir kazada Kıbrıs ne yaşar? Birkaç saat içinde ne olur? Sarı bulutlar mı gelir, ne görürüz?

Aykut Alyanak:
Kaçamazsınız. Böyle bir durumda insanlara “evinize girin, iyot tableti alın” denir. Ama bu korunaklı olduğunuz anlamına gelmez.

Radyasyon sadece havadan gelmez. Bir hafta sonra yediğiniz peynirde, içtiğiniz sütte, otlayan hayvanın yediği otlarda da karşınıza çıkar. Çernobil’den sonra çay sembol oldu ama sadece çay değildi. Fındık, süt, hayvancılık, otlar; hepsi etkilendi.

Patlama olmasa bile radyasyon kaçakları olabilir. Her şey “normal” işliyor denilse bile Akkuyu’nun deniz ekosistemi üzerinde çok ciddi etkileri var.

“AKKUYU’NUN DENİZDEN ÇEKECEĞİ SU, TÜRKİYE’NİN SANAYİDE KULLANDIĞI DENİZ SUYUNA YAKIN”
Ayşemden Akın:
Akkuyu’nun deniz ekosistemi üzerindeki etkisini rakamlarla nasıl anlatırsınız?

Aykut Alyanak:
Akkuyu’nun soğutma suyu ihtiyacı devasa. Dört ünite tam kapasite çalıştığında denizden saatte yaklaşık 1 milyon 80 bin metreküp su çekilecek. Yıllık karşılığı yaklaşık 9,5 milyar metreküp.

Bunu şöyle kıyaslayalım: Türkiye’de tüm sanayi tesislerinin denizden çektiği su miktarı yılda yaklaşık 10,9 milyar metreküp. Akkuyu tek başına yılda 9,5 milyar metreküp deniz suyu çekecek. Bu, sadece bir santralin Akdeniz üzerinde nasıl devasa bir baskı yaratacağını gösterir.

İskenderun Demir Çelik fabrikasının saatte çektiği su yaklaşık 95 bin 500 metreküp. Akkuyu bunun 10 katından fazla su çekecek.

“AKKUYU, KKTC’YE BİR YILDA VERİLEN SUYU 3 GÜNDE ÇEKECEK”
Ayşemden Akın:
Bu su miktarını Kıbrıs açısından nasıl somutlaştırabiliriz?

Aykut Alyanak:
Türkiye’den KKTC’ye taşınan su hattının yıllık kapasitesi 75 milyon metreküp. Saatlik ortalaması yaklaşık 8 bin 561 metreküp.

Akkuyu ise saatte 1 milyon 80 bin metreküp deniz suyu çekecek. Yani Akkuyu’nun Akdeniz’den üç günde çektiği su miktarı, Türkiye’den KKTC’ye bir yılda verilen suya eşit.

Daha da çarpıcı söyleyelim: Akkuyu’nun soğutma suyu debisi, Kıbrıs büyüklüğünde bir havuzu bir yılda yaklaşık 1 metre doldurmaya yetecek seviyede. Bu rakam, meselenin ölçeğini anlatıyor.

“CEYHAN’DAN, KIZILIRMAK’TAN, SAKARYA’DAN DAHA BÜYÜK BİR DEBİ”
Ayşemden Akın:
Saatte 1 milyon metreküp su soyut kalabilir. Nehirlerle kıyaslayınca nasıl bir tablo çıkıyor?

Aykut Alyanak:
Akkuyu’nun denizden çekeceği su debisi saatte 1 milyon 80 bin metreküp. Türkiye’deki büyük nehirlerin debileriyle kıyaslayınca bunun büyüklüğü daha net görülüyor.

Kızılırmak saatte yaklaşık 662 bin metreküp, Sakarya 569 bin, Seyhan 605 bin, Ceyhan 648 bin, Göksu 425 bin metreküp debiye sahip. Akkuyu’nun soğutma suyu debisi bunların hepsinden yüksek.

Yani Akdeniz’in en sıcak noktasına, büyük nehirleri aşan ölçekte bir sıcak su döngüsü kuruluyor. Bu basit bir mühendislik detayı değil, doğrudan ekolojik yıkım meselesidir.

“DENİZ ÇAYIRLARI 30 DERECENİN ÜZERİNDE ÖLMEYE BAŞLAR”
Ayşemden Akın:
Bu sıcak su deşarjı denizde neyi değiştirir?

Aykut Alyanak:
Soğutma suyu denize normal deniz sıcaklığından 7-10 derece daha sıcak dönebilir. Yaz aylarında bu, su sıcaklığının 35-40 dereceye çıkması anlamına gelir.

Deniz çayırları 30 derecenin üzerinde ölmeye başlar. Oysa deniz çayırları sadece bitki değildir; balıkların, yavru canlıların, küçük deniz organizmalarının yaşama, beslenme ve yumurtlama alanıdır. Deniz çayırlarının yok olması, birçok türün yaşam döngüsünün kırılması demektir.

Soğutma suyunda oksijen tükenir, içindeki canlılar ölür. Deniz dibine çöken bu çürük su, mevcut yaşam döngüsünü bozar. Aşırı ısınan su yerli türleri yok ederken, istilacı türlere alan açar.

“AKDENİZ’İN EN SICAK NOKTASINA KOR BİR HANÇER SAPLANIYOR”
Aykut Alyanak:
Akkuyu’da soğutma suyu meselesi çok kritik. Saatte yaklaşık 1 milyon metreküp suyun kullanılmasından söz ediyoruz. Bunu Ceyhan Nehri’nin iki katı büyüklüğünde bir nehir gibi düşünün.

Bu su ısınmış şekilde Akdeniz’e deşarj edilecek. Akdeniz gibi kapalı ve sıcak bir havzanın en hassas noktasına sıcak su basılacak. Yazın deniz zaten 30 derecenin üzerine çıkıyor. Üzerine 40 dereceyi aşan sıcaklıkta su deşarj edildiğinde deniz ekosistemi zarar görecek.

Bu, deniz çayırlarını, balık türlerini, deniz canlılarını etkileyecek. Zaten hızla bozulan Akdeniz ekosistemine büyük bir darbe vurulacak.

Bu nedenle sadece radyasyondan değil, devasa bir ısı merkezinden söz ediyoruz. Bu Akdeniz havuzunun en sıcak noktasına saplanan kor bir hançerdir. Kıbrıs doğrudan etkilenir.

“SOĞUTMA KULELERİNDEN GÜNDE 300 BİN TON DENİZ SUYU BUHARLAŞACAK”
Ayşemden Akın:
Soğutma kuleleri meselesini de vurguluyorsunuz. Buradaki risk nedir?

Aykut Alyanak:
Yaz aylarında deniz suyu sıcaklığı arttığında santrale giden suyun soğutulması gerekecek. Bunun için soğutma kuleleri yoğun elektrik kullanacak. Bu da ayrıca enerji tüketimi demek.

EMO’nun araştırmasına göre kulelerde günde yaklaşık 300 bin ton deniz suyu buharlaşabilir. Bununla birlikte 117 ton tuz; nitrat, silikat, fosfor, sülfür ve karbondioksit gibi maddeler; ayrıca krom, çinko, bakır gibi ağır metaller havaya karışabilir.

Bunlar çevre arazilere tuz ve asit yağmuru olarak dönebilir. Tarım alanları, orman ekosistemi ve deniz ekosistemi açısından ciddi bir kirlenme riski doğar.

“KUZEYDE ÖLÇÜM CİHAZI OLSA BİLE AÇIKLAYACAK İKTİDAR YOKSA NE İŞE YARAR?”
Ayşemden Akın:
Güney Kıbrıs radyoaktivite ölçüm kapasitesini artırırken kuzeyde benzer bir kamusal hazırlık görünmüyor. Bu tablo Kıbrıslı Türklerin güvenliği açısından ne söylüyor?

Aykut Alyanak:
Teknolojik olarak her şeyi yapabilirsiniz. Radyasyon ölçüm merkezleri kurabilirsiniz. Ama sorun sadece cihaz değil. Dürüst değilseniz, verileri açıklamıyorsanız, halkı bilgilendirmiyorsanız bunun anlamı kalmaz.
Kuzey Kıbrıs’ı radyasyon ölçüm cihazlarıyla donatsanız bile, bunları açıklayacak siyasi irade yoksa ne işe yarar?

“EN KÖTÜ SENARYODA KIBRIS DOĞRUDAN SERPİNTİ HATTINDA KALABİLİR”
Ayşemden Akın:
Olası bir nükleer felakette Kıbrıs’ın konumu ne olur?

Aykut Alyanak:
Akkuyu’nun Girne’ye uzaklığı yaklaşık 90 kilometre. Kıbrıs içinde Akkuyu’ya en uzak noktalardan biri olan Baf bile yaklaşık 180 kilometre mesafede. Lazkiye 200, Beyrut 300, Şam 380, İsrail kıyıları 400, Kudüs 500 kilometre mesafede.

Yani olası bir kazanın etkisi sadece Türkiye sınırları içinde kalmaz. Meteorolojiye bağlı olarak Doğu Akdeniz havzası, Kıbrıs, Suriye, Lübnan, İsrail kıyıları, Yunanistan ve hatta Avrupa etkilenebilir.

En kötü senaryoda rüzgâr güneye eserse Akdeniz havzası ve Kıbrıs radyoaktif serpintinin etkisi altında kalır. Yağmur faktörü devreye girerse radyoaktif partiküller doğrudan toprağa ve su kaynaklarına iner. Sezyum-137’nin yarılanma ömrü 30 yıldır. Bu, tarımın ve yerleşimin uzun yıllar boyunca etkilenmesi anlamına gelir.

“OLASI BİR KAZADA 30-50 KİLOMETRELİK ALAN DIŞLANMA BÖLGESİ OLUR”
Ayşemden Akın:
Akkuyu çevresinde en kötü senaryo ne büyüklükte bir alanı etkiler?

Aykut Alyanak:
En ağır senaryolarda santralin etrafındaki ilk 30-50 kilometrelik alan kalıcı dışlanma bölgesi haline gelebilir. Mersin-Anamur-Silifke hattının bir kısmından söz ediyoruz.

Bu hattın kış nüfusu yaklaşık 350 bin kişi. Yaklaşık 4 bin kilometrekarelik bir alanın terk edilmesi gerekebilir. Kıbrıs’ın yüzölçümünün yaklaşık 9 bin 251 kilometrekare olduğunu düşünürseniz, bunun ne kadar büyük bir alan olduğunu anlarsınız.

“KAZA HALİNDE İNSANLIĞIN BİLDİĞİ SAVUNMA ÇOK SINIRLI”
Ayşemden Akın:
Olası bir kaza ya da sızıntı halinde insanlar ne yapabilir?

Aykut Alyanak:
Bir nükleer kaza ya da sızıntı olduğunda kaçmaktan fazla yapacak bir şeyiniz yok. Mümkün olduğunca uzağa gitmeniz gerekir. Radyoaktif maddelerin çoğuna karşı insanlığın bildiği gerçek bir savunma yok.

Radyoaktif iyoda karşı iyot tableti alarak tiroid kanseri riskini azaltabilirsiniz. Çocuklar, hamileler, emziren kadınlar ve 40 yaş altındaki kişiler için bu önemlidir. Ama bu sadece belirli bir radyoaktif maddeye karşı sınırlı bir önlemdir. Sezyum gibi başka izotoplara karşı böyle basit bir korunma yolu yoktur.

Asıl önlem tehlikenin kaynağını ortadan kaldırmaktır. Santral olmazsa kaza da olmaz.

“ÇERNOBİL’DE 350 BİN KİŞİ EVİNİ TERK ETTİ”
Ayşemden Akın:
Çernobil örneğini neden hâlâ bu kadar önemli görüyorsunuz?

Aykut Alyanak:
Çernobil bize sadece teknik bir kazayı değil, devletlerin gerçeği nasıl saklayabildiğini de gösterdi. 1986’da Çernobil faciasında ilk günlerde 31 kişi hayatını kaybetti. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre en az 5 bin kişi radyasyon nedeniyle tiroid kanseri oldu. 350 bin kişi evini terk etti. 49 bin kişinin yaşadığı Pripyat kenti boşaltıldı.

Sadece Ukrayna’da 53 bin kilometrekare alan radyasyonla kirlendi. Bugün hâlâ santralin 30 kilometre yarıçapındaki yaklaşık 2 bin 600 kilometrekarelik alan yasak bölgedir.

Türkiye’de ise Karadeniz başta olmak üzere radyoaktif bulutların etkisi tartışıldı. Çay, fındık ve yağmurla taşınan radyasyon gündeme geldi. O dönem üniversitelerin radyasyon ölçümleri engellendi, devlet riskin düşük olduğunu açıkladı. Çay krizi yaşandı. Bakan Cahit Aral’ın basın toplantısında çay içerek “zararı yok” mesajı vermesi hâlâ hafızalardadır.
Bu yüzden nükleer mesele sadece teknoloji değil, şeffaflık ve güven meselesidir.

“TÜRKİYE’NİN TAZMİNAT RİSKİ DE EKONOMİK YIKIM BOYUTUNDA”
Ayşemden Akın:
Bir kaza halinde sorumluluk ve tazminat meselesi ne olacak?

Aykut Alyanak:
Akkuyu’da olası bir felaketin etkilerinin sınır aşma ihtimali çok yüksek. Dolayısıyla çevre ülkelerde oluşacak zararların giderilmesi de büyük bir sorun olur.

Rusya ile yapılan anlaşma çerçevesinde sorumluluğun Rosatom’a ait olduğu belirtiliyor. Ancak Nükleer Düzenleme Kanunu’na göre olası kaza halinde işletmenin sorumluluk bedeli 700 milyon euro olarak belirlenmiş durumda. Büyük bir nükleer felaketin maliyeti ise bunun çok çok üzerinde olur.

Fukushima örneğinde Japon devletinin üstlendiği yükün 180-200 milyar dolar seviyesine ulaştığı belirtiliyor. Böyle bir felakette tahliyeler, sağlık sistemi, tarım zararları, içme suyu kaybı, turizm çöküşü, balıkçılık kaybı, çevre temizliği, radyasyon izleme ve yeniden yerleşim gibi başlıklar ortaya çıkar.

Yani olay yalnızca Türkiye’nin iç meselesi olmaz. Kıbrıs dahil çevre ülkeler de zarar görürse uluslararası talepler gündeme gelir.

“KIBRIS MESELESİ DE TÜRKİYE SOLU İÇİN TURNUSOL KAĞIDIDIR”
Ayşemden Akın:
Kıbrıs’ın kuzeyi Türkiye’de çoğu zaman “milli dava” diliyle konuşuluyor. Sol bir siyaset Kıbrıs’a devlet aklının dışından nasıl bakmalı?

Aykut Alyanak:
Türkiye solu bunu yeni yeni öğreniyor. Bugüne kadar Kıbrıs meselesi çoğunlukla 1974’te kalmış bir mesele gibi görüldü. Ecevitçilik ve milliyetçilik damarı Türkiye solunda da güçlüydü.

Ama son 10 yıldır bizim gibi yapılar Kıbrıs meselesine daha objektif, iki tarafı da anlayabilecek ve hakikati söyleyebilecek bir yerden bakmaya çalışıyor.

Aydın Şimşek:
Ben Kürt meselesiyle Kıbrıs meselesi arasında bir metafor kuruyorum. Türkiye’de Kürt meselesi nasıl solun bir kesimi için turnusol kâğıdıysa, Kıbrıs meselesi de öyledir.

Kürtlerin taleplerinin meşru olduğunu savunan bir siyasal yaklaşım nasıl egemen ulus milliyetçiliğinin hedefi haline geliyorsa, Kıbrıs’ta da benzer bir durum vardır. Türkiye’de solun Kıbrıs konusunda devlet aklının dışından söz kurması gerekir.

Biz Yeşil Sol olarak militarizmden arındırılmış, iki toplumlu, iki kesimli, federal bir yapıdan söz ediyoruz. Burada Rum ve Türk halklarının eşit, özgür ve demokratik koşullarda bir arada yaşama iradesini esas almak gerekir.

“ANA VATANDAN DEĞİL, KOMŞU ÜLKEDEN GELİYORUZ”
Aykut Alyanak:
Biz Kıbrıs’a “ana vatan”dan gelmek istemiyoruz. Komşu bir ülkeden gelen insanlar olarak, kendimizi tanıtmak, dostluk ve işbirliği ilişkisi kurmak istiyoruz.

“Yavru vatan-ana vatan” siyasetini herhangi bir solun, sosyal demokratın yapmaması gerekir. Çünkü orada hiyerarşi var, abi-kardeş ilişkisi var, koruma-kollama dili var. Sol böyle bakamaz.

“KIBRISLI TÜRKLERİN İRADESİ GÖLGEDE İNŞA EDİLDİ”
Ayşemden Akın:
Kıbrıslı Türklerin siyasi iradesinin Ankara tarafından gölgelendiği eleştirilerine nasıl bakıyorsunuz? Bu sadece Kıbrıs’ın değil, Türkiye demokrasisinin de meselesi değil mi?

Aykut Alyanak:
Bu irade zaten gölgede inşa edildi. Denktaş projesi de Türkiye’nin projesiydi. Yani iradenin sakatlanması yeni değil, çok eski.

Aydın Şimşek:
Burada mesele, Kıbrıslı Türklerin iradesini tanımama meselesidir. “Kardeş vatan”, “yavru vatan”, “milli dava” gibi söylemler, zaman zaman had bildiren, yukarıdan bakan bir siyasete dönüşüyor.

Solun burada kendi milliyetçi damarıyla da hesaplaşması gerekir. Sol muhafazakâr olmaz, sol milliyetçi olmaz. Ama Türkiye’de ne yazık ki muhafazakâr ve milliyetçi bir sol da var.

“KÜRT MESELESİ ÇÖZÜLMEDEN TÜRKİYE DEMOKRATİKLEŞEMEZ”
Ayşemden Akın:
Kıbrıs’ta çözüm arayışı ile Türkiye’de demokrasi, barış ve hukuk mücadelesi birbirinden ayrı düşünülebilir mi? Türkiye’de Kürt meselesi çözülmeden gerçek bir demokratikleşme mümkün mü?

Aydın Şimşek:
Kürt meselesi çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Bugün içinde bulunduğumuz durumda bir takım müzakereler yürütülüyor. 45-50 yıla yayılmış bir silahlı mücadele var. Fırat’ın doğusunda Kürt anası, batısında Türk anası ağladı.

Taraflar artık silahlı mücadeleyle sonuç alınamadığını, politik müzakere yürütülmesi gerektiğini söylüyor. Bu çok önemlidir.

Eğer bu ülkede demokrasi talep edenler Kürtlerin taleplerini dikkate almazsa, Kürtlerin feryadını duymazsa, bu ülke demokratikleşmeyecektir.

Silahlı mücadelenin durması demokratik siyasetin önünü açar. Çünkü silah varken sözün hükmü zayıflar. Barışı kazanmak en devrimci durumdur. Ancak barışın toplumsallaşması gerekir. Topluma mal edilmeyen barış kolay kazanılmaz.

“EGEMEN ULUSUN DEVRİMCİLERİ BATIDA BARIŞI ANLATMAK ZORUNDA”
Aydın Şimşek:
Türkiye’de özellikle Fırat’ın batısında toplumu barışa ikna etme görevi egemen ulusun devrimcilerine düşüyor. Kürt siyasi hareketinin batıda bunu tek başına anlatma şansı sınırlıdır.

Bizim görevimiz, barış talebini toplumsallaştırmak, milliyetçi ezberleri kırmak ve halkların ortak yaşam zeminini güçlendirmektir.

45-50 yıldır karşılıklı sıkılan her mermi milliyetçiliği palazlandırdı. Biz buna rağmen barışı savunmaya devam edeceğiz.

Aykut Alyanak:
Ben Kavazoğlu ve Mişaulis’i hiç unutmadım. Onları bu coğrafyanın Denizleri, Mahirleri gibi görüyorum. O kadar kanın içinde barışı savundular. Üstelik öldürüleceklerini bile bile. Onları öldürenlerin kim olduğu benim için tartışma konusu değil; hepsi milliyetçiydi. Her iki tarafta da barış isteyenleri susturmak istediler.

“DOĞU AKDENİZ’DE SİLAH VARSA ÇATIŞMA KAÇINILMAZDIR”
Ayşemden Akın:
Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları barışın değil, askerileşmenin ve rekabetin konusu haline geldi. Sol bir dış politika bu bölgede ne önermeli?

Aykut Alyanak:
Nükleerden korunmanın tek yolu nükleerin kaynağını ortadan kaldırmaktır. Akkuyu olmazsa nükleer risk de olmaz.

Aynı şey militarizm için de geçerli. Eğer bu adada silah varsa, eninde sonunda hegemonya hesaplaşması ve çatışma çıkar. Bu adanın kayıtsız şartsız barış adası haline gelmesi en büyük hedef olmalıdır.

Egemenlerin yüzyıldır bu adada gözü, parmağı, eli, kulağı ve postalları var. Enerji kaynakları da militarizm üzerinden şekilleniyor. Maden aramaya firkateynle gidiyorsanız, o artık barışçıl bir enerji faaliyeti değildir. O savaş siyasetidir.

Kıbrıs silahlardan arındırılmadan gerçek bir barış adası olamaz.

“ORTAK HAT BARIŞ, EKOLOJİ VE DEMOKRASİYİ BİRLEŞTİRMELİ”
Ayşemden Akın:
Kıbrıs’tan Türkiye’ye, Türkiye’den Kıbrıs’a bakınca ortak mücadele hattı nerede kurulmalı? Barışta mı, ekolojide mi, demokraside mi, yoksa hepsini birleştiren yeni bir sol hatta mı?

Aykut Alyanak:
Hâlâ geç kalmış değiliz. Birbirimizi iyi tanırsak, ezberlerimizden kurtulursak hiçbir şey için geç değil. Sosyalizm aslında umut demektir.

Aydın Şimşek:
Bu adanın en belirgin sorunu barıştır. Rum anasının acısını da Türk anasının acısını da yok saymamak gerekir. Eğer halkların iradesi bir arada yaşamaktan yanaysa, bunu esas almak gerekir.

Ama barış meselesi demokrasiyle, ekolojiyle, kadın özgürlük mücadelesiyle birlikte düşünülmeli. 21’inci yüzyılda bütün ezilme hallerinin sesini duymak gerekiyor. Ekoloji meselesini ekoloji aktivistlerinden, kadın meselesini kadınlardan, gençlerin meselesini gençlerden, LGBTİ+’ların meselesini LGBTİ+’lardan öğrenmek gerekir.

Bizim Kıbrıs’ta bulunma nedenimiz bir gezi değil; deneyimleri, birikimleri ve dayanışma ağlarını buluşturma çabasıdır. Sermaye nasıl enternasyonal dayanışma içindeyse, ezilenlerin ve mazlumların da dayanışması gerekir.

“SOL, PARİS KOMÜNÜ’NDEN BU YANA HİÇ BU KADAR İTİBAR KAYBETMEMİŞTİ”
Ayşemden Akın:
Peki bu dayanışma neden diğerleri kadar güçlü kurulamıyor?

Aydın Şimşek:
Çünkü Paris Komünü’nden bugüne sol hiç bu kadar itibar kaybetmemişti. Reel sosyalizmin yıkımı ve Türkiye’de 12 Eylül faşist darbesiyle birlikte fikri üstünlüğümüzü kaybettik.

Bir dönem dünyanın önemli bir bölümü yüzünü sosyalizme dönmüştü. Latin Amerika’dan İran’daki Tudeh’e kadar sosyalizm bir umut ve çekim merkeziydi. Bugün ise toplumsal çekim merkezi olamamanın tarihsel nedenleri var.

Bu yüzden 21’inci yüzyılın dünyasını yeniden kavramamız, yeni bir devrimci siyaset inşa etmemiz gerekiyor. Yeşil Sol’un arayışı da budur.

Artık bir ülkenin sorunlarını tek bir parti ya da örgüt tek başına çözemiyor. Daha katılımcı, çoğulcu, kolektif, esnek, özgürlükçü örgütlenme modellerine ihtiyaç var.

“SOL SOSYALİST BİR SEÇENEK YARATILMAZSA SOL CHP VE DEM’İN GÖLGESİNDE KALIR”
Aydın Şimşek:
Biz son konferansımızda iki önemli karar aldık. Birincisi, sol bir odak inşa etmek. Bu, bütün sol partiler ve örgütlerle birlikte kurulmalı. İkincisi, yatay örgütlenmeleri, toplumsal mücadeleleri, demokrasi koalisyonu gibi bir şemsiye altında yan yana getirmek.

Bu, herkes kendisini feshetsin ve tek bir yere dahil olsun demek değil. Herkes kendi özgün yapısını korusun ama toplumda inandırıcı bir çekim merkezi yaratılabilsin.

Bunu yapamazsak solun bir kesimi CHP’nin, bir kesimi DEM’in gölgesinde kalır. Bize sol sosyalist bir seçenek gerekiyor. Bunun için elimizi taşın altına koymamız lazım.

“KADINLARIN BARIŞ SESİ DAHA FAZLA ÇIKMALI”
Aykut Alyanak:
Savaşları erkekler çıkarıyor. Kadınlar ise yaşamdan, barıştan ve üretenden yana. Belki dünyanın bu hale gelmesinde erkekliğin, erkek siyasetinin büyük payı var. Artık kadınları daha fazla dinlememiz gerekiyor.

Ayşemden Akın:
Ama son yıllarda şunu da gördük: Ursula von der Leyen, Roberta Metsola, Giorgia Meloni gibi kadın liderler de erkek egemen savaş siyasetinin parçası haline gelebiliyor. Kadınların iktidara gelmesi tek başına farklı bir siyaset üretmiyor.

Aydın Şimşek:
Doğru. Çünkü kadınlar da erkek egemen siyaset içinde erkekleşebiliyor. 1980 öncesi Türkiye’de devrimci hareketlere baktığınızda kadınların merkez komitelerde neredeyse hiç yer almadığını görürsünüz. Devrimci hareket bile feodal kültürün etkisinde kalmıştı.

Bugün ise kadın meclisleri, kadınların kendi sözünü kurduğu yapılar çok önemli. Yeşil Sol’da kadın meclisi var. Kadınlar kendi sözlerini kendileri kurar. Ekoloji, kadın özgürlüğü, gençlik, LGBTİ+ mücadelesi artık demokrasinin merkezindedir.

Aykut Alyanak:
Kıbrıs’ta da kadınların sesi çok önemli. Savaş dönemlerinde kadın bedeni ganimet görüldü. Her iki tarafta da kadınlar çok acı çekti. Tecavüzler, suskunluklar, utançlar yaşandı. Bu nedenle bu adada barışı savunacak olanların en önünde kadınlar olmalıdır.

“YEŞİL SOL VE CTP BU BARIŞ TOHUMLARINI ATABİLİR”
Aydın Şimşek:
Belki Yeşil Sol ve CTP olarak bu barış meselesinin yeni tohumlarını atıyoruz. Ortak mücadele hattı buradan kurulabilir: barış, ekoloji, demokrasi ve halkların eşitliği.

OKURA NOT
Akkuyu Nükleer Santrali, enerji politikaları ve Doğu Akdeniz’de ekolojik talan başlıklarının ele alınacağı “Enerji Jeopolitiği ve Ekolojik Talan: Türkiye’den Doğu Akdeniz’e Ekopolitik ve Hak Mücadeleleri” paneli bugün saat 19.00’da KTÖS Salonu’nda yapılacak. CTP Kadın Örgütü’nün düzenlediği panele konuya ilgi duyan tüm okurlar katılabilir.

DAUSEN

DAUSEN

Girne Belediyesi

Girne Belediyesi

Gönyeli Alayköy Belediyesi

Gönyeli Alayköy Belediyesi