Çözümün Anahtarı
Sonunda söyleyeceğimi başında söylemiş olayım. Kıbrıs sorununu çözmenin yegâne yolu Yönetim ve güç paylaşımına karşı Güvenlik ve toprak konusunda iki tarafın da kabul edebileceği bir noktada buluşabilmekten geçer.
Bunun detaylarına girmenin ve tabu olarak kabul edilen konuları açıkça tartışmanın zamanı gelmiş ve geçmektedir. Yönetimde güç paylaşımı siyasi eşitlik çerçevesinde BM’nin belgelerinde tanımlanmıştır.
– Her iki toplumun federal hükümetin tüm organlarında ve kararlarında etkin katılımı,
– Federal hükümetin herhangi bir toplumun çıkarlarına aykırı tedbirler almasının engellenmesini sağlayacak güvenceler (biz bunu en az bir Kıbrıslı Türk üyenin oyu olarak tanımlamak istedik.)
– İki federe devletin eşitliği ile aynı yetki ve işlemlere sahip olması (bunu da dönüşümlü başkanlık ile sağlamaya çalıştık).
Peki Kıbrıslı Rumlar müzakere masasında ne kazanacaklar ki bir çözüm için toplumlarından teşvik ve destek görsün?
Kıbrıslı Rumların bu anlaşmadan sağlayacağı iki şey var güvenlik ve toprak. Toprak konusunda iki taraf arasında çok az bir fark kaldığı bilinmektedir. Neticede Kıbrıs Türk tarafına %28+ bir toprak kalacak şekilde sınır düzenlemeleri ve iadeler gerçekleşecektir. Bazıları “bir karış toprak vermeyiz” falan diyebilir ama bunun müzakere masasında geçerli olmadığı defalarca ispatlanmıştır. Neticede nüfusun %20sini oluşturan Kıbrıslı Türklerin %28+toprağı yönetmesi kötü bir paylaşım değildir.
Garantiler konusunda Kıbrıs Türk tarafı “biz garantilere dokundurmayız” pozisyonunda olması ne mantıkidir ne de müzakere mutabakatlarına ve hukuki çerçeveye uyan bir duruştur. Çünkü mevcut garanti sistemi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasasını korumak üzere oluşturulmuş bir sistemdir. Bir çözümle yeni bir anayasanın gündeme geleceği iki tarafça da kabul edilmiş ve BM belgelerine girmiş olduğuna göre garanti sistemi de yenilenecektir. Bu yeni garanti sisteminin neyi nasıl ve kimin tarafından oluşturulacağı şu an Kıbrıs müzakerelerini tıkayan esas meseledir.
İşte bu noktada Kıbrıs Rum liderliği güvenlik ve askerler konusunda nasıl bir anlaşma olacağını bilmeden, yönetim ve güç paylaşımında ve özellikle dönüşümlü başkanlık konusunda daha fazla bağlayıcı taahhütlere girmesi mümkün olmayacaktır.
Güvenlik ve askerler konusu hassas olduğu için Kıbrıslı Türk tarafı genellikle bu topu garantörlere atmak isterler. Ancak kanımca bu yaklaşım doğru değildir. Neticede garanti edilecek olan iki toplumun oluşturacağı yeni düzendir ve bu garanti sisteminin nasıl olacağı konusunu öncelikle iki toplumun karar vermesi ve garantiye katkı sağlayacak dış oyuncuların görüş ve onaylarının da alınması gerekir. Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluş ve garanti anlaşmaları garantörler tarafından tasarlandığı için ömrü fazla gitmemiştir. Bu kez aynı hataya düşmemek için iki toplum kendi kuruluş ve garanti anlaşmalarını öncelikle kendileri hazırlayıp benimsemek durumundadırlar. “Kıbrıs konusu uluslararası bir sorundur” söylemi biraz da Kıbrıslı toplumların kendi meselelerine sahip çıkamamalarının doğurduğu bir gerçekliktir. Kıbrıs tarih boyunca çeşitli bölgesel güçlerin hegemonyasında yönetilmiştir ama 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ile bağımsızlık yolunda önemli bir adım atılmıştır. Bunu daha ileriye taşımak Kıbrıslıların kendi meselelerine sahip çıkabilme potansiyellerini yaratmaktan geçer. Bölgesel güçlerin inisiyatifi ile kurulacak yeni bir düzen öncelikle bu güçlerin çıkarlarına hizmet edecektir.
Guterres Crans Montana’da garantör devletlerin yerine federal yapının iç güvenlik mekanizmaları ve uluslararası denetimi içeren bir sistem önerdi. Böylece iki toplum da kendilerini güvende hissedebileceğini öngördü. Ancak bu formül kabul edilirse uygulamanın nasıl olacağı konusunda anlaşmazlık devam ediyor. Bunun aşılması için konunun gizli saklı bir tabu olmaktan çıkarılıp gerçek güvenlik ihtiyaçlarına yönelik toplumun tüm katmanlarında bir tartışma ortamı yaratılmalıdır. Güvenlik garantörlerin işidir deyip bu tartışmadan kaçmak yapılabilecek en vahim hatalardan biri olacaktır. Elbette garantör ülkeler de bu yeni garanti sistemini kendileri açısından inceleyip tartışıp müzakere edip bir noktaya gelmeye çalışacaklardır. Ancak bunun öncelikle güvenliği sağlanacak toplumlar tarafından yapılması en doğru yaklaşım olacaktır. Bu yeni dönemde bu konuda Tufan Erhürman başkanın akılcı, adil ama bir o kadar de cesur liderliğine ihtiyaç vardır.











