Hakan Fidan: “Kıbrıs üzerinden Türkiye’yi çevreliyorlar; İsrail Türkiye’yi yeni düşman ilan etme arayışında”

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yunanistan–Güney Kıbrıs–İsrail üçlüsünün Doğu Akdeniz’de Kıbrıs merkezli bir hat kurarak Türkiye’yi çevreleme arayışında olduğunu söyledi. Bu politikanın bölgeye güvenlik değil daha fazla çatışma riski getirdiğini vurgulayan Fidan, Ankara’nın hem diplomatik hem stratejik karşı hamlelerini devreye aldığını belirtti.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Anadolu Ajansı Editör Masası’nda sıcak başlıklara dair kritik değerlendirmelerde bulundu. ABD ve İran ekseninde devam eden gerilimden Hürmüz Boğazı’nın küresel enerji arzına etkilerine, İsrail’in bölgedeki yayılmacı politikalarından Doğu Akdeniz’deki güç dengelerine kadar geniş bir yelpazede stratejik mesajlar veren Fidan, uluslararası güvenliğin giderek kırılganlaşan zeminine dikkat çekti. Başta ABD-İran hattındaki ateşkes arayışları olmak üzere müzakere süreçlerinde İsrail’in üstlendiği “oyunbozan” role vurgu yapan Bakan Fidan, yeni dönemde Türkiye’nin dengeleyici diplomatik duruşunu ve proaktif hamlelerini net bir çerçeveyle kamuoyuyla paylaştı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, son günlerde İsrail’den gelen Türkiye karşıtı söylemlere değinerek “Sadece Netanyahu değil, muhalefette olanların da Türkiye’yi yeni düşman ilan etme arayışında olduklarını görüyoruz.” dedi.
YeniŞafak’ın haberine göre Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamalarından öne çıkanlar:

“Dün itibarıyla taraflar müzakerelerdeki aldıkları mesafeyi kamuoyuyla paylaştılar. Ne oldu, ne olmadı… Dün gün boyu müzakerede bulunan taraflarla iletişim halindeydik, öncesinde de olduğu gibi. Ortaya çıkan tabloda biz ne yapabiliriz, katkımız nasıl olabilir; onu da değerlendirmek için hem de bir de olay nerede tıkanıyor, tıkanmıyor ona bakmak için. Geldiğimiz noktada Amerikalılar tabii daha net bir açıklama yaptılar. Başkan Yardımcısı Vance basın toplantısı yaparak aslında masaya bir teklif getirdiklerini, nükleer konuda genel itibarıyla tıkanmanın olduğunu işaret eden bir şey oldu, açıklamaları oldu. Biz de taraflarla konuştuğumuz zaman esas itibarıyla bu konuda şu anda belli teklifler var. Ama ben açıkçası çok uzun zamandır çok müzakerelerin içerisinde hani bulunmanın da getirdiği bir ders çıkarmayla şunu söyleyebilirim: Burada taraflar aslında başlangıç pozisyonlarını ortaya koydular. Bu normaldir. Başlangıç pozisyonları her zaman için biraz maksimalist olur. Daha sonra taraflar bunu arabulucuların da desteğiyle bir noktada buluşturmaya çalışırlar. Yeter ki ateşkesi ulaşmada ve devam ettirmede bir şey olsun, daimi kalıcı niyetleri olsun. Benim gördüğüm şu anda her iki taraf da ateşkes konusunda samimi. İhtiyacın farkında. Tabii her zaman için bir İsrail faktörü var. İsrail’in buradaki oyunbozanlığını hep hesapta tutmak gerekiyor. Biz bunu Amerikalılara da ve diğer taraflara da sürekli söylüyoruz. Ama an itibarıyla Amerikalılar da, İranlılar da kendi evlerine gittiler. İranlılar özellikle Amerika’nın yaptığı teklifi değerlendirecekler, bir cevap verecekler diye düşünüyorum.
Esas itibarıyla, müzakere edilen konu başlıklarına baktığımız zaman bunların 15 gün içerisinde nihai bir imzalanacak belgeye bağlanması teklif olarak da çok fazla mümkün olmayabilirdi. Biz her zaman için bir arada onun ipucunu vermiştik. Taraflar iyi giderlerse ilave bir ateşkes gündeme gelebilir; 45 gün, 60 gün ki müzakereler devam edebilsin, bu esnada sorunları çözebilsinler. Şöyle bir husus var: Nükleer konuda olay ya hep ya hiçe dönerse, özellikle zenginleştirmeyle ilgili konuda, orada bir ciddi engelle karşılaşabiliriz diye düşünüyorum. Ama inşallah bunu da bazı arabulucuların, diğer ülkelerin de desteğiyle aşmaya çalışacağız.

İranlılar Hürmüz ile ilgili belli talepleri gündeme getirme durumunda. Bundan etkilenen ülkeler, buradan gelen enerjiyle ayakta duruyor. Bunu devam ettirmenin yolu olarak buraya nasıl girebiliriz diyorlar. Bazıları uluslararası bir güç oluşturup gemilerin geçişini mümkün kılalım diyor.
Şu an taraflar görüşüyor, herkes ciddiyetin farkında diyenler de var.
Burada ince bir çizgi var: Boğazı açık tutmak ile İran’a karşı yürütülen savaşın parçası olma meselesi var. Kimse bu savaşın içinde yer almak istemiyor. Bizim de böyle bir çabamız var. Hürmüz’ün çözülmesi için elimizden gelen her türlü katkıyı yapıyoruz. Herkesin elinden geleni yapması lazım.

Bizim aldığımız enerjinin bize gelmesinde sorun yok ama fiyatında sorun oluyor. Biliyorsunuz, Rusya-Ukrayna savaşıyla Rus enerji kaynaklarının uluslararası piyasalara erişimiyle ilgili bir kriz yaşandı. Bunun üzerine böyle bir krizin eklenmesi… Hatta Afrika’da bazı ülkelerde kıtlık ve açlık meselesine de sebep olabilir. Tabii daha sonra belki konuşuruz ama Hürmüz Boğazı meselesinin uzun zamandır ortaya konulan bölgesel bir geçmişi var.
Uluslararası bir silahlı barış gücüyle buraya müdahil olmanın şu anda çok fazla zorlukları var. Çok fazla zorlukları var, özellikle savaş devam ederken. Bu nereye kadar daraltılacak, nereye kadar genişletilecek? Onun için birçok ülkenin buna gönüllü olmadığını açıkçası görüyoruz. Ama bu tartışılan bir konu. Bu devam ettirilemez.
Bizim dediğimiz; İran’la gerekli müzakerelerin yapılıp, ikna yöntemlerini kullanıp, boğazın trafiğe açılması. Ben müzakere sonuçlandığı zaman boğazla ilgili bir sorun kalacağına inanmıyorum açıkçası Hürmüz Boğazı’yla alakalı. Bütün değerlendirmelerimiz o yönde. Burada yeter ki müzakere bir yere ulaşsın.

İranlılar bir tarafını tıkıyorlar ve istediklerini geçiriyorlar. Buna mukabil bölgedeki boğazın stratejik kontrolünü ele almış gözüktüğü için Amerikalılar da geliyorlar diyorlar ki: ‘Tamam benim istediklerimi sen geçirmiyorsun, sen kendi istediklerini geçiriyorsun; ben de boğazın öbür tarafına geleceğim, senin istediklerini de ben geçirmeyeceğim.’ Bu karşılıklı bir aslında alanda pozisyon almayla alakalı bir durum. Tarafların birbirine karşı hamlelerle dengeleme arayışı var.
Hürmüz Boğazı’nda gördüğümüz gibi olay giderek küresel bir etki yaratıyor. Başkaları için “tıkanıklık fena olmayabilir” diye düşünenler olabilir. Küresel bir sıkıntıda, farklı aktörler çok sayıda senaryo ortaya koyuyor. Bizim zihnimiz ise çok net: Adımların atılması lazım, savaşın kalıcı barışa dönüşmesi lazım. Çok yoğun bir çaba içerisindeyiz açıkçası. İnşallah başarılı olduğumuz zaman, bölgede yeni bir düzenin kalıcı istikrar için zemin hazırlamasını diliyorum.
Lübnan’daki olaylara baktığınız zaman İsrail’in yayılmacılığının bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. İsrail, Lübnan’da belli bir nüfusun yaşadığı yerleri bombalar altına alıyor. 1 milyondan fazla insan yerinden edildi. Gazze’deki tanıdık bir resmi görüyoruz. Konutlar, altyapı, yol, elektrik; ne kadar köprü varsa Litani Nehri’nin olduğu yere kadar yok etme sürecinin içindeler. Geniş bir yayılma hamlesiyle yerinden edilmiş insanların çok daha büyük bir trajedinin parçası olduğunu görüyoruz.

Suriye’de de bir sorun alanı görüyoruz. Gazze büyük bir operasyon alanı, onu durdurmaya çalışıyoruz. Batı Şeria aynı şekilde. Lübnan, Suriye…
Yakın bölgeyle ilgili alan genişletme çabası İsrail’in hep hedefinde olan bir husustu. 2023 Ekim’inden sonra kendince bir alan açıldığını gördü. Biz başından beri bunu söylemeye çalışıyoruz. İsrail daha fazla toprak peşinde. Bu yayılmacılığı da güvenlik adı altında gizliyor.
Özellikle Lübnan’da yakından takip ettiğimiz hususlar var. İsrail, kendi yapamadığını Lübnan’dan bekliyor: Hizbullah’ı silahsızlandırmak. Hizbullah, Lübnan ordusundan daha büyük bir etkiye sahip.

Şii ve Sünnilerin, Hristiyanların hepsinin içinde bulunduğu ulusal bir çözüm bulunmalı.
Burada tabii bir gri alan var. Aslında en başta bu dahil değil, dahil olarak algılandı. Özellikle ben hem Pakistanlılarla hem İranlılarla konuştuğumda Pakistan’ın algısı burada referans noktasıdır. Pakistan çünkü arabulucu, taraflarla konuşan onlar. Biz o esnada konuşurken dahildi. Fakat Netanyahu her zaman yaptığı gibi geldi, oyunu bozdu, limitleri zorladı ve Amerika da buna hiç ses çıkartmadı, bir şey diyemedi. Ama şöyle oldu, dikkat ederseniz bu ilk günkü yaygın ve çok sayıda sivilin ölümüne neden olan bombalamadan sonra büyük taarruzların olmadığını, özellikle görüşme devam ederken bir saldırının olmadığını gördük. Orada da şunu anlıyoruz: Amerika resmi olarak bir ‘dahildir’ demiyor, hatta ‘dışındadır’ demekle beraber gelen taleplere de kulak asmamalık etmiyor; ‘Tamam sen burada dur, ben konuşurken sen bunu vurma’ gibi bir yaklaşım olduğunu da görüyoruz.
Körfez’de devam eden savaşın muhtemel etkileri nasıl okunur, istişare ihtiyacı vardı. Suriye’nin üzerinde çalıştığı ve bizi de ilgilendiren dosyalar var. Onları gözden geçirdik.

Suriye’de ortaya konan yönetim tarzının tüm halk kesimlerini kuşatan bir yapı olması lazım. Güvenlik sorunlarına gelince, SDG ile kat edilen aşamanın devam etmesi önemli. Şu anda belli bir ölçüde rayında gidiyor, ulaşması gereken yerler var.
İsrail’in Dürzilerin bulunduğu bölgedeki faaliyetleri, Suriyeli kardeşlerimizin yönetmesi gereken bir mesele. Ülkede nüfusun geri dönmesi gerekiyor. Bunun da belli bir hızla, yavaş da olsa giderek artarak devam ettiğini görüyoruz.

‘İSRAİL’İN SURİYE’DE ERTRELEDİĞİ POLİTİKALAR’
Ancak sorun yine İsrail’in Suriye’ye yönelik ertelenen politikalarının oluşturacağı riskler. İran’daki savaştan dolayı bazı şeyleri yapmıyor ama bu olmayacağı anlamına gelmez. Şu anda öncelikleri bu değil. Zamanı geldiğinde yapmak isteyecektir.

Hürmüz Boğazı, savaş öncesi durumda İran’ın çok karışmadığı, uluslararası serbestiyetin olduğu bir boğazdı. Savaş sonrası süreçte ise bu boğazın jeopolitik önemi daha da arttı. ABD, Hürmüz Boğazı’nın girişindeki Umman tarafına kendi savaş gemilerini yerleştirerek boğazı kontrol altına almaya çalışıyor.
Diğer taraftan İran ise boğazın öbür yakasında, Bandar Abbas tarafında kendi hakimiyetini kurmuş durumda. Dolayısıyla, Hürmüz Boğazı’nın iki yakası şu an iki büyük gücün kontrolü altında ve karşılıklı hamlelerle birbirlerini dengelemeye çalışıyorlar.
Bu durumun askeri bir çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceği en büyük soru işareti. Ancak biz Türkiye olarak, bölgedeki gerilimin daha fazla tırmanmaması ve uluslararası ticaretin aksamaması için gerekli diplomatik girişimlerimizi sürdürüyoruz.

Burada asıl mesele, tarafların birbirine olan güvensizliği. Eğer müzakerelerde kalıcı bir sonuca varılamazsa, Hürmüz Boğazı dünya ekonomisi için çok ciddi bir kriz noktası haline gelebilir. Bizim önceliğimiz, bölgedeki tüm aktörlerin sağduyulu hareket ederek, bu kritik su yolunun güvenliğini ve serbestliğini korumasıdır.
Birincisi genel güvenlik mimarisi meselesi, bir de ülkelerin ülke ülke güvenlik kapasitelerinin artırılması meselesi. Genel güvenlik mimarisine baktığınızda, böyle bir konuya ihtiyacın olduğunu biz Türkiye olarak aslında son iki yıldır giderek artan bir şekilde, daha yapısallaştırılmış bir formülasyonda dile getirmeye başladık. Biraz daha artık kamuoyuna bu gitmeye başladı.
Neden? Çünkü bölgedeki sorunların temel kaynağında ülkelerin birbirine güvensizlikleri var. Bu güvensizliğin ortadan kaldırılması için her ülkenin bir güvenlik paktı çerçevesinde birbirinin toprak bütünlüğüne, egemenliğine ve güvenliğine taahhüt vermesi gerekiyor. Bunu yaptığınız zaman birbirinden emin olursunuz, bölgede bu eminliğin üzerine ekonomik kalkınmayı, ticareti ve diğer büyük projeleri bina edersiniz. Bu her yerde böyledir.

Biz bunu gördüğümüz için bölgenin de güçlü bir ülkesi olarak aslında bu dili Cumhurbaşkanımız bütün liderlerle paylaştı. Tabii çekirdek ülkeler var, daha çevrede olan ülkeler var; bu gündemi biz ilerletmeye çalıştık. Tam bu gündemi ilerletmeye başladığımız dönemde biliyorsunuz ilk işaret Pakistan Suudi Arabistan oldu. Daha sonra başka ülkelerin de bir araya gelip halkayı genişletme durumu vardı ama bakıyorsunuz birden savaş oldu. Savaşta İran saldırıya uğradı, Amerika ve İsrail tarafından. İran da Körfez ülkelerine saldırdı. Bu aslında bir bölünmeyi beraberinde getirirken, diğer taraftan aslında bizim ortaya koyduğumuz vizyonun ne kadar hayati olduğunu da gösterdi. Ben savaş sonrası dönemde aslında bu sorunun da temelli olarak çözülmesini diliyorum ve buna yönelik çalışmaya devam edeceğiz. İran’ı da kapsayacak bir şekilde her türlü çözümün bir parçası da İran olmak zorunda. Orayla da kapsamlı müzakereler yaparak herkesin güvenliğine dayanan bir sistemin oluşturulması… Bu bölge düzeniyle alakalı.

TÜRK SAVUNMASININ NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞUNU ANLADILAR
Sonra geliyorum ülkelerin güvenlikleriyle ilgili duruma. Bu şok iki üç yıldır var. Biliyorsunuz ilk şok Körfez’de, özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde Husilerin roket atmalarıyla oldu. O zaman İran’ın hani bu türden saldırıları yoktu. Bu üç sene öncesinden başlayan bir sorun. O dönem hani atılan roketlerin hani vurulmaması, buna bir tedbir geliştirilmemesi konusu o zaman bu ülkeleri açıkçası bir arayışa itti. O şok o zaman ilk defa yaşandı ve görüşler oluşturuldu.
Biz korunmayacağız bir saldırı olması durumunda, buna hazırlıklı olmak lazım düşüncesi hakim oldu. Yaptığımız görüşmelerde açıkçası bu çok konuşulmuştu. Türkiye ile de bu alanda da iş birlikleri o dönem çok artmıştı. Özellikle savunma sanayiinde firmalarımızda, savunma sanayi şirketlerimizde, başta vakıf şirketlerimiz olmak üzere; SİHA, Baykar’ın orada çok fazla işi oldu Körfez’de, TUSAŞ’ın oldu. Birdenbire Türk savunma sanayiinin ne kadar önemli olduğunu anladılar.

YUNANİSTAN, GÜNE KIBRIS, İSRAİL ÜÇLÜSÜ
Özellikle Yunanistan, Kıbrıs Rum kesimi ve İsrail üçlüsünün Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi çevrelemeye yönelik veya bu izlenimi verecek bir operasyon içerisinde olması meselesi bizim çok yakın radarımızda olan bir husus. Bunu da çok erken dönemlerinde açıkçası biz gördük. Hatta bu ekip, başka bölge ülkelerini de kendi ittifaklarına katmak için o dönem arayış içerisindelerdi. Bizim çok şükür yerinde müdahalelerimizle bunu bu projeyi attık; sonuçta olay kaldı İsrail, Rum kesimi ve Yunanistan’a.

Tabii Yunanistan’ın burada çok riskli açıkçası politikalar izlediğini de görüyoruz. Avrupa’da hiçbir ülkenin takip etmediği türden politikaları Yunanistan’ın burada tek başına takip etme arayışında da çok ilginç hususlar var. Buna aslında biraz daha yakından bakmak gerekir; belki başka bir zaman bunu konuşuruz.

Kıbrıs Rum kesimi; oradaki tabii politika yönetim, ne kadar yanlış politikalar peşinde olduğu aslında bu savaşta da ortaya çıktı. Yaptıkları iş birlikleri daha fazla güven getirmiyor. Daha fazla güvensizlik getiriyor, daha fazla sorun getiriyor, daha fazla savaşı getiriyor. Biz onlara söyledik. Yunanlara da söyledik, onlar üzerinden Rum kesimine de söyledik. Bu politika tarzı size daha fazla güvenlik getirmeyecek. (Çatışmaların içerisine çekecek belki…) Çatışmaların içerisine çekileceksiniz.

Biz bunu görüyoruz ama siz bazen şöyle oluyor; politik obsesyon o kadar fazla oluyor ki adam o obsesyonu devam ettirirken kendisinin ne türden bir zarara girdiğine ilişkin bir tespiti olamayabiliyor. Bu strateji oluşumunda ülkelerde maalesef çok karşılaşılan bir durum olabiliyor. Bir hedefe kilitleniyorsunuz ve o hedefe giderken aslında daha yan zararlarınız neler olacak veya uzak vadeli birtakım hamlelerde nerede açmazınız olacak onu göremiyorsunuz

İSRAİL KOMPLEKS İÇİNDE
İsrail’in Cumhurbaşkanımız karşısında kompleks içerisinde olduğu bir gerçeklik. Bölgede pek çok olay yaşanıyor ve Türkiye’nin denge çabası, Türkiye’yi öyle bir yerde tutuyor ki İsrail, Türkiye’nin pozisyonunu bozamıyor. Bu durum da onları dengesizliğe itiyor.

İSRAİL TÜRKİYE’Yİ YENİ DÜŞMAN İLAN ETME ARAYIŞINDA
Diğer taraftan; bizim Gazze, Lübnan ve bölgeyle ilgili tutumumuz, İsrail’in yayılmacı politikasıyla zıt durumda. Ancak Türkiye’nin sesi ve kullandığı yöntem herkesten farklı olduğu için Cumhurbaşkanımızın dünya ölçeğindeki liderliği ve Türkiye’nin geliştirdiği iletişim ağı, İsrail’i altüst eden bir husus.

Tüm bunların üzerine, İsrail’in Türkiye’ye saldırması anlaşılabilir bir hale geliyor. İran’dan sonra İsrail, düşmansız yaşayamaz. Sadece Netanyahu değil, muhalefette olanların da Türkiye’yi yeni düşman ilan etme arayışında olduklarını görüyoruz. Bu, bir devlet stratejisine dönüştürülmeye çalışılan bir husustur.

NATO ANKARA ZİRVESİNE TRUMP’IN GELECEĞİNİ DÜŞÜNÜYORUZ
NATO’nun Ankara zirvesine Cumhurbaşkanımızın davetlisi olarak Trump’ın geleceğini düşünüyoruz. O da Cumhurbaşkanımıza olan kişisel saygısından. Normalde NATO zirvelerine katılmaya isteksiz olduğunu anlıyoruz. NATO tarihinin en önemli zirvesi olacak.
Diğer taraftan NATO’nun da kendi kurguladığı öncelikler arasında belli yeteneklerin geliştirilmesi var. Bu yeteneklerin olduğu sürece NATO fonksiyon sahibi olabilir, olmadığı zaman bir yere gitme şansı yok. Bu yeteneklerin çoğunu biliyorsunuz hep Amerika verdi uzun süre. Ama Amerika’nın olmayacağı bir yerde bu nasıl olur?

Türkiye buna nasıl bakıyor? Türkiye buna şöyle bakıyor: Biz coğrafi olarak bir bölgedeyiz. Nasıl şimdi güney sınırlarımız Ortadoğu’ya açılan bir kapıysa ve Ortadoğu’daki her türlü güvensizlik gelip bizi buluyorsa, onun için Ortadoğu güvenliğiyle ilgili bir kalıcı düzen arayışı içerisinde olmamız gerekiyor değil mi? Onun içerisindeyiz.

Kafkaslar’da sınırımız var, Kafkaslar’daki savaşlar, düzensizlik gelip bizi buluyor. Dolayısıyla oradaki düzen ve güvenlik arayışı, güvenlik sistemiyle alakalı çok ciddi çabalarımız var. Azerbaycan-Ermenistan barışının sağlanmasında, ölçülü güç kullanımından nitelikli diplomasiye varana kadar, bölge ülkelerini ve küresel güçleri denklemde tutana kadar muazzam bir çabamız var orada ki oradaki bir sıcak çatışma Türkiye’yi etkilemesin.

Aynı şekilde Balkanlar için Barış Platformu’nu kurduk. Balkanlar’ın da içinde bulunduğu geniş Avrupa coğrafyası ki ticaretimizin büyük bir kısmı orada, ekonomik, teknolojik vesaire çok ciddi bir iş birliğimizin olduğu bir alan orada uzun yıllar bir istikrar alanı olduğu için güvenlik mimarisi üzerinden biz orada bir güvenlik sorunu görmüyoruz, daha doğrusu ufak başka sorunlara bakıyoruz.

Tıpkı Ortadoğu, Kafkaslar, Karadeniz güvenliği, Akdeniz güvenliğinde olduğu gibi Avrupa güvenliğinde de bizim oraya dahil olan çok büyük bir stratejik havzamız var. Avrupa güvenliğinin ne olacağı meselesi bizim için önemli. Avrupa güvenliği NATO şemsiyesi altında bugüne kadar hep formüle edilegelmiştir ve Türkiye o noktada rol oynamıştır. Ama bundan sonra eğer Avrupa Birliği ile beraber daha yüksek bir, artan oranda rol alınacaksa veya Amerika’nın daha az etkin olduğu, Avrupa ülkelerinin daha fazla etkin olduğu bir yer olacaksa Türkiye burada ana aktör olarak hem görüş oluşturmada hem sistem kurmada hem de pratikte çok ciddi rol almak durumunda. Çünkü bizim stratejik havzamız, diğer havzalar gibi.”

DAUSEN

DAUSEN

Girne Belediyesi

Girne Belediyesi

Gönyeli Alayköy Belediyesi

Gönyeli Alayköy Belediyesi