Nan Heye?
Annem bir gün tayinini köyden ilçeye aldırdı.Ben o zamanlar dört, bilemedin beş yaşındayım. Dünyam küçük, kavramlarım daha da küçük. Ama özgüvenim, memlekette tek başına hükümet kurabilecek seviyede.
Annem Türk’tü ve önce kendisi Kürtçeyi öğrendi, sonra bize anadilimizi öğretti. Bilinçli bir tercih miydi, emin değilim. Ama şunu biliyorum. İnsan dünyayı hangi dille öğrenirse, yanlış anlamalarını bile o dilde yapıyor. Benim ilk hatalarım Kürtçeydi. Bu yüzden çok sahiciydiler. Babam ilçeden alışveriş yapıp geliyor. Soruyorum;
“Nereden aldın?”
“Dükkandan.”
Şimdi burada küçük ama kader tayin edici bir kavram hatası doğuyor. Çünkü benim zihnimde “dükkan” tekil. Öyle bakkal, manav, fırın diye bölünmüş değil. Tek bir yer. İçinde her şey var. Ekmek de var, pantolon da var, muhtemelen biraz ilerlersen traktör bile çıkar. Çocuk aklının ilk alışveriş merkezi. Franchise falan yok, hepsi tek şube.
Sonra ilçeye taşınıyoruz. Evimiz çarşının içinde. Annem elime para tutuşturup beni ekmek almaya gönderiyor. Bu, benim için sıradan bir görev değil, sistemin sahada test edilmesi. Köşedeki konfeksiyon dükkanına giriyorum. Özgüven desen var. Dil zaten ana dil.
“Nan heye?” diyorum.
Adam bana bakıyor. Öyle sıradan bir bakış değil, sanki “Bu çocuk hangi ekonomik modelle çalışıyor?” diye içinden geçiriyor. Sonra eliyle karşıdaki ekmek fırınını işaret ediyor…
“Ekmek orada satılıyor.”
Benim için bu, sistemsel bir çöküş değil. Sadece küçük bir stok problemi. Büyük dükkanda ekmek bitmiş, yan şubeye yönlendirildim. Gayet profesyonel bir kriz yönetimi.
Gidip ekmeği alıyorum. Eve dönüp rapor veriyorum… “Köşedeki dükkanda ekmek bitmişti. Beni fırına yönlendirdi.” Evde bir gülüş kopuyor. Öyle hafif bir tebessüm değil, bildiğin kahkaha. Ben o sırada hala ciddiyim. Çünkü ben işimi yaptım. Lojistik çözüldü, ekmek temin edildi.
Yıllar sonra anlıyorum… Benim “dükkan” dediğim şey aslında yokmuş. Dünya, benim sandığım kadar merkeziyetçi değilmiş. Meğer hayat; bakkal, manav, fırın diye bölünüyormuş. Meğer her şey her yerde bulunmuyormuş. Meğer insan büyüdükçe dükkan sayısı artıyormuş ama kolaylık hissi azalıyormuş.
Çocukluk biraz da bu galiba. Her şeyi tek bir kelimeyle çözebildiğin son dönem. Sonra kelimeler çoğalıyor. Anlamlar dağılıyor. Hayat, küçük küçük dükkanlara bölünüyor. Ama insanın içinde bir yer var, orası hiç değişmiyor. Orada hala tek bir dükkan duruyor. İçinde her şey var. Hiçbir şeyin “stokta yok” olduğu söylenmiyor. Ne zaman yorulsan, ne zaman dünya fazla parçalı gelse, dönüp oraya uğruyorsun.
Kapıdan girip, büyük bir ciddiyetle soruyorsun;
“Nan heye?”













