Jin, Jiyan, Azadî: Savaşın Çölünde Açan Bir Yaşam Sözü
Bazı sözler vardır, yalnızca bir slogan değildir, bir çağın nabzı gibi atar. “Jin, Jiyan, Azadî” tam da böyle bir söz. Kadın, yaşam, özgürlük… Üç kelime ama sanki Ortadoğu’nun bütün tarihini sırtında taşıyan üç kadim nehir gibi.
8 Mart da böyledir. Bir takvim gününden çok daha fazlası. Bir hafıza kapısı. Tarihin tozlu sayfalarına sıkıştırılmış kadın emeğinin, bastırılmış seslerin ve direnişlerin yeniden konuştuğu bir eşik.
Bugün bu eşiğin önünde durduğumuzda karşımızda duran manzara ise ağır…Savaşlar, işgaller, otoriter rejimler ve militarizmin kalın gölgesi. Ortadoğu adeta uzun süredir dinmeyen bir fırtınanın içinde. Fakat bu fırtınanın en ağır yükünü kimlerin taşıdığı sorusu çoğu zaman sessiz bırakılıyor.
Savaşın resmi anlatısı cephelerden, haritalardan ve stratejilerden bahseder. Ama savaşın gerçek coğrafyası çoğu zaman mutfaklarda, göç yollarında ve mezar taşlarının arasında kurulur.
Birleşmiş Milletler raporları modern savaşların mağdurlarının büyük çoğunluğunun siviller olduğunu gösteriyor. Bu sivillerin önemli bir bölümünü ise kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Savaş, kadınların yaşamına yalnızca bombalarla değil, yerinden edilme, yoksulluk, bakım yükünün katlanması ve cinsel şiddet gibi görünmeyen yaralarla dokunur.
Başka bir deyişle savaş, önce şehirleri yıkar, sonra hayatın ince dokusunu.
Fakat tarih bize şunu da öğretir. Kadınlar yalnızca savaşın yaralarını taşıyanlar değildir. Çoğu zaman o yaraların içinden yeni bir yaşam dili kuranlar da yine kadınlardır.
Son yıllarda Ortadoğu’nun politik sözlüğüne giren “Jin, Jiyan, Azadî” bu yeni dilin ifadesidir. Bu söz, kadının özgürlüğünü toplumsal özgürlüğün merkezine yerleştiren bir düşüncenin yankısıdır. Sanki uzun süredir suskun bırakılmış bir coğrafyanın içinden yükselen bir yaşam çağrısı gibi.
Bu çağrı en güçlü biçimde İran sokaklarında yankılandı. 2022 yılında genç bir kadının gözaltında hayatını kaybetmesiyle başlayan protestolar, kısa sürede bir toplumun bastırılmış nefesinin dışarıya taşması haline geldi. Kadınlar saçlarını keserken ya da başörtülerini yakarken yalnızca bir yasaya karşı çıkmıyorlardı,bedenleri ve yaşamları üzerinde kurulan siyasal tahakkümü reddediyorlardı.
Bir başka yerde, Suriye’nin kuzeyinde, savaşın ortasında farklı bir deneyim filizlendi. Rojava’da kadınlar siyasetin yalnızca katılımcısı değil, kurucu öznesi olarak tanımlandı. Eşbaşkanlık sistemi, kadın meclisleri ve kadın özsavunma yapıları bu deneyimin en dikkat çekici yönleri oldu.
Bu durum Ortadoğu’nun alışılmış siyasal manzarasında tuhaf bir kırılma yaratıyor. Çünkü bu coğrafyada iktidar çoğu zaman erkekliğin militarize edilmiş biçimleri üzerinden kurulur. Patriyarka ile militarizm adeta aynı ağacın iki dalı gibidir. Biri toplumu kontrol eder, diğeri onu silahlandırır.
Kadın özgürlüğünü merkeze alan bir siyaset ise bu ağacın köküne dokunur.
Belki de bu yüzden “Jin, Jiyan, Azadî” yalnızca bir direniş sloganı değildir. Bu söz, savaşın diline karşı yaşamın dilini kurma çabasıdır. Çölün ortasında açan inatçı bir çiçek gibi.
Ortadoğu bugün hala ağır bir karanlığın içinde. Gazze’den İran’a, Suriye’den Yemen’e kadar uzanan bir kriz hattı var. Fakat bu karanlığın içinde kadınların sesi başka bir ihtimali fısıldıyor.
Belki de bu coğrafyanın gerçek barışı diplomatların masalarında değil, savaşın ortasında yaşamı savunan kadınların ellerinde filizlenecek.
8 Mart bize tam da bunu hatırlatır.
Tarih bazen büyük ordularla değil, küçük ama inatçı sözlerle değişir.
Ve bugün Ortadoğu’nun dört bir yanında yankılanan o söz hala aynı…
Jin, jiyan, azadî.













