Güçlü Değiliz, Sadece Mecburuz
Bize “güçlü” diyorlar. Sanki sırtımızda taşıdığımız şey bir tercihmiş gibi. Sanki yangından çıkmış olmak, ateşi sevdiğimiz anlamına gelirmiş gibi. Oysa biz ateşe dayanıklı değiliz, sadece yanmamak için su bulamayanlarız.
“Ne kadar güçlüsün” diyenlerin bilmediği bir şey var. Bazı omuzlar kaslı değildir, sadece yükten taşlaşmıştır. Bazı yüzler sakin değildir, sadece çığlığın mesaisini ertelemiştir. Biz güçlü değiliz. Biz, çökme lüksü olmayanlarız.
Acıyı yaşamak bile bir ayrıcalıktır bazen. Bazıları yas tutar, biz alarm kurarız. Bazıları dibe vurur, biz dipteyken faturaları öderiz. Hayat, bizi derinliğe bırakmadan yüzmeye zorlayan bir nehir gibi akar. Boğulmaya vakit yoktur, sadece kulaç vardır.
Yaramızı hayvan gibi dibe vurarak yaşamak isterdik belki, toprağı eşeleyip içimizdeki karanlığı dışarı kusarak. Ama biz apartman boşluklarında yankılanmamak için sessiz ağlamayı öğrenenleriz. Gecenin en dar saatinde, kedi gibi bir köşeye çekilip yaramızı hızlı hızlı yalayıp sabah insan suretine geri dönenleriz.
“Güçlü” kelimesi bize yakışmıyor. O kelime podyumda yürür biz ise inşaat iskelesindeyiz. Bizim yaptığımız kahramanlık değil, reflekstir. Hayatta kalma refleksi.
Bir cam düşünün, sürekli darbe alıyor ama kırılmıyor. Herkes onu sağlam sanıyor. Oysa içten içe çatlaklarla örülmüş. Işığı hala geçiriyor, evet. Ama artık ışık da kırık. Biz o camız, şeffaf görünüp içinde fırtına taşıyan.
Güçlü değiliz. Sadece henüz düşmemiş olanlarız. Ve bazen insanı ayakta tutan şey inanç değil, umut değil, direnç değil, sadece sıradaki günü atlatma içgüdüsüdür.
Belki bir gün gerçekten yas tutacak kadar gücümüz olur. Belki bir gün “dayandın” değil de “dinlen” denir bize. O zamana kadar taşlaşmış omuzlarımızla, kırık cam kalbimizle nehrin içinde yüzmeye devam edeceğiz. Güçlü olduğumuzdan değil, başka kıyı olmadığı için…













