Cümbezin Kızı: Filistinli bir karpuzcuya satılan Kıbrıslı Türk kadının dramı…

Ülkü Demiray’ın '2023 Emine Işınsu Roman Ödülü’nü kazanan romanı 'Cümbezin Kızı', babasının Filistinli bir karpuzcuya sattığı Kıbrıslı bir kadının dramını ele alıyor.

Karar/Aslıhan Kaya

Yazar, bu dram üzerinden İngiliz sömürge dönemindeki siyasi dengeleri, eğitim ve ekonomi politikalarını, sosyokültürel ve toplumsal cinsiyet karmaşalarını dikkatle inceliyor. ‘Cümbezin Kızı’ kadının ‘bir çeşit ürün gibi toplanıp sepete girmesinin’ ve o sepette kaybolup gitmesinin romanı…


(Kıbrıs’tan 1930 ile 1950 yılları arasında ekonomik sorunlar nedeniyle Filistinli Araplara gelin olarak satılan 3-4 bin civarında kız çocuk olduğu tahmin ediliyor. (Fotoğraf: Kıbrıslı yönetmen Yeliz Şükrü’nün Kıbrıslı kızların gelin olarak satılma hikayesinini izini süren ‘Fetine’yi Ararken’ (2017) belgeselinden bir kare.)

Günümüzde edebiyat, kültürler arası köprüler kurma ve toplumsal meselelere odaklanma açısından güçlü bir araç olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda coğrafi, tarihî ve kültürel zenginliklerin yanı sıra çeşitli toplumsal meselelere odaklanma eğilimi, Kıbrıs meselesinin de edebî bir tema olarak işlenmesine imkân vermiştir. Kıbrıs, Türk romanlarında geniş bir yelpazede ele alınmış ve farklı dönemlerde çeşitli yazarlar konuya farklı perspektiflerden yaklaşmıştır.

Kıbrıs, tarih boyunca değişik medeniyetlere ev sahipliği yapmış, stratejik konumu ve kültürel çeşitliliğiyle ön plana çıkmış bir adadır. Bu zengin geçmişe, Türk yazarlar tarafından da derinlemesine eğilmiş ve bu bağlamda ortaya çıkan romanlar1, hem tarihî hem de kültürel bir çerçevede olayları ele alarak okuyuculara önemli bir deneyim sunmuştur.


Ülkü Demiray

Genellikle çocuklar ve gençler için yazdığı eserleriyle öne çıkan Ülkü Demiray’ın 2023 Emine Işınsu Roman Ödülü’nü kazanan romanı Cümbezin Kızı Kıbrıs konusunu birçok farklı yönden ele alıyor. Roman esasen babasının Filistinli bir karpuzcuya sattığı ve hayatını Filistin’de çeşitli zorluklarla geçirip sonrasında halka mâl olmuş bir anlatı hâline gelen Kıbrıslı bir kadının dramını ele alıyor. Roman, İngiliz sömürge dönemindeki siyasi dengeleri, eğitim ve ekonomi politikalarını, sosyokültürel ve toplumsal cinsiyet karmaşalarını dikkatle inceliyor. Tüm bunların yanında bireyin içine yönelerek bedene yabancılaşma, ötekinin dönüşümü gibi hassas konulara eğiliyor.

BİLİNCİN KARMAŞASI
Roman esasen Hatice’nin babasının borçları nedeniyle Filistinli bir erkeğe satılarak Ada’dan ayrılması, Filistin’e gelip kocasının dördüncü karısı olarak kumalarıyla birlikte yaşaması, çeşme başında buluştuğu kadınlara Nenanne’den öğrendiği öyküleri anlatarak tanınması, kocasının onu Hacer’le birlikte evden kovması, Mim Dede’nin yanında yaşaması ve öldürülmesinin hikâyesidir.. Ancak romandaki olayların anlaşılmasında en önemli araçlar geriye dönmeler ve hatırlamalardır. Okuyucu bu geri dönüşler sayesinde Hatice’nin yaşam serüvenine, dostluklarına, Ada yaşamına ve bireysel buhranlarına şahit olur. Romanda bizzat bulunmayan Nenanne, Mary, Zeliş, Mustafa gibi kişiler bu anımsamalar ile romana dâhil edilir. Olaylar bu yöntemle anlaşılır hâle getirilir ve süreklilik sağlanır.

Olay diziliminin dağınık olması, anlatıcı Hatice’nin bilinciyle yakından ilgilidir. Romancı, bu duruma romanının içinde de işaret etmiştir: “Kafam karışıyor. Geçmiş sürekli ve ayarsız konuşan bir hatip. Bir sırası yok anlattıklarının. Hayat gibi. Sırayı şaşan onca şey olurken sıralı anlatım beklemek de neyin nesi zaten!”(s.121). Bu durum romanın bilinç akışı tekniğiyle meydana getirildiğini gösteriyor. Öyle ki romanda Hatice’nin düşünceleri, duyguları ve izlenimleri doğrudan ve sürekli bir akış hâlinde, genellikle noktalama işaretlerinin sınırlamadığı bir biçimde ifade edilmektedir. Roman, karakterin zihnindeki anlık düşünceleri ve duygularını doğrudan okuyucuya aktararak, bir iç monolog sunar. Hatice’nin düşünceleri sırasız ve anlık bir şekilde, sürekli bir akış hâlinde verilmektedir. Bilinçaltındaki düşünceler ve duygular, genellikle açıkça ifade edilir. Anlık düşünceler, bilinçaltındaki çatışmalar ve duygusal durumlar ön plandadır. Olaylar gibi zaman da sıklıkla karışık bir şekilde ifade edilir hatta geçmiş, şimdi ve gelecek arasında sık sık geçişler yapılır. Tüm bunlara bağlı olarak ortaya çıkan monologlar da dış dünyaya ait olaylar ve diyalogların geri plana itilmesine ve asıl önemli olan Hatice’nin monologlarına yoğunlaşılmasına izin verir. Romanda yer alan tüm bu özellikler dikkate alındığında bilinç akışı tekniğinin romanın büyük bir kısmına hâkim olduğu söylenebilir. Hatice romanın büyük bir bölümünde Nenanne’ye seslenir ve onunla konuşur.

Ondan yardım ister ve hayatı anlamlandırırken onu örnek alır. Bu nedenle romanın Nenanne’ye bir mektup gibi yorumlanabilmesi de mümkündür. Yine de yer yer Süleyman’a, Robert’e, Mary’e, Mustafa’ya ve Zeliş’e seslenilir. Yani Hatice’nin bilinci romanın geneline hâkim olsa da yer yer olayların başka kahramanlar tarafından aktarılması dikkat çeker. Nitekim romanın belli yerlerinde İlahî bakış açısına başvurulması da hikâyenin anlaşılır kılınmasına, Hatice dışındaki kahramanların da iç dünyalarının yer yer görünür hâle gelmesine yardım ediyor.

İSİM MEKÂNLARI
Romanda mekânlar çoğu zaman fon olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla mekân isimleri de çoğunlukla kişilerin duygu durumlarını yansıtacak şekilde, sembolik kurgulanmıştır. Örneğin; nikâhların kıyıldığı Şer’iye mahkemesinin “Me’yûs Efendi” Sokağında bulunması, evliliklerin sonucunda kızların kederli bir yaşama sahip olacaklarının işaretidir. Yine evlilik fotoğraflarının çekildiği fotoğrafçı “Bir Resmin Kalsın Bende”, fotoğrafçının sokağı ise Gönül Yarası Sokağıdır. Hatice’nin “besleme” verildiği eve giden yokuş “Ahım Tutar Yokuşu”dur. Yazar bu mekân isimleriyle okuyucuyu olacaklara önceden hazırlar. Romandaki kişilerin isimlerinde de bu durum görülür. Dönüşüm geçiren kişiler, yeni personalarına göre isimlendirilir ancak bu hâl romandaki diğer kişilerin isimlerinde de dikkat çeker. Mim Dede’nin en güvenilir adamının adı “Sadık”, torunun ismi de “Alçin3”dir. Fasıla Hanım da ona “Tayir4” der. Hatice bu kişiyi “Haydi desem uçuverecek bir kuş gibi…” sözleriyle tanıtır.

Alçin gerçekten de romanda kuş olup uçan -ölen- ilk kişidir. Hatice’nin çocukluk aşkı Süleyman yıllar sonra Suların Sultanı’nı dinlemeye geldiğinde bir gölgede oturur, gizlenir ve kendisini “Pinhan5” olarak tanıtır. Romanda Hatice’nin kurtuluş hayallerini gerçekleştirecek gemi de “Gülcemal” ismini taşır. Bu gemi, roman kişilerinden biri olarak görülür ve Hatice’nin hayallerini temsil eder. Roman sonunda “balık” şekline bürünen Hatice’nin Gülcemal’e binmesinin sebebi de budur. “Gülcemal biri değil ki! Gülcemal suyun içindeki kafesin ötesi! Gülcemal adını duyduğum İstanbul. Gülcemal, Tepebaşı Tiyatrosu.” (s.30).

Diğer yandan romanda, açık ve kapalı mekânlar kişilere etkisiyle öne çıkar. Liman, gemi, konağın bahçesi, cümbezin altı, çeşme başı gibi açık mekânlar Hatice’nin mutlu olmaya yaklaştığı ve umudunun yeşerdiği mekânlardır. Kişiler bu mekânlarda dışadönüktür. Kapalı mekânlar ise iç karartıcı hâlleri ve umutsuz olaylara ev sahipliği yapmalarıyla öne çıkar.

Han, fotoğrafçı, hastaların toplandığı konak, Hadir’in evi bu mekânlardır. Hatice’nin vurulduğu ve ölüme kadar giden yolun açıldığı mekân konağın avlusu yani açık mekândır. Ancak Hatice’nin ölümü hayallerine kavuşmasını temsil ettiğinden ve bu yolla dönüşüm tamamlandığından bu mekânı diğerlerinden ayırmak gerekir.

YILLARIN HESABI
Romanın uzunluğu bir insan ömrüdür. Roman Hatice’nin evlendirilmesiyle başlar ve ölümüyle sona erer. Bu romanın vaka zamanıdır. Ancak Hatice’nin anımsamaları sayesinde zaman genişler. Yazar kesin bir yıl belirtmemekle birlikte romanın 20.yüzyılın ortalarından bahsettiği tahmin edilmektedir. Mim Dede’nin “Ömrüme iki dünya savaşı, ne çok cehennem takdir olmuş!” (s.89) sözleri bu görüşü destekler. Zamanda sık sık atlamalar yapılmış ancak Hatice’nin evlendirilip Filistin’e gelmesinin hikâyesi gün gün verilmiştir. Bunun sebebi Hatice’nin zaman duygusunun romanla eş zamanla gitmesidir. Bu günler, yeni hayatını merak eden Hatice için yavaş geçer. İlk gün evlilik gerçekleşmiş, ikinci gün Han’da konaklanmıştır. Filistin’e gelmek için gemide iki gün seyahat edilmiştir. Bu seyahat Hatice’nin büyümesinin ve zamanın karmaşık hâle gelmesinin önünü açmıştır. Artık zaman hızlı akmaya ve atlamalar, hatırlamalarla birlikte kendini göstermeye başlamıştır. Hatice’nin bilincinin, romanı kurgulaması bunun sebebidir. Romanda iki kez 6 aylık, bir kez 10 yıllık zaman atlaması yapıldıktan sonra anlatıcı zamanın donduğunu okuyucuya müjdeler.

Anlatıcı için zamanın anlamı kalmamıştır, anlamı olan yaşamdır. “Yılların hesabını tutmadım Nenanne. Zaman gemide dondu. Ondan sonrası umudu mühürlenene ne yazar ki? Saymadım… Vakit salalarla, doğanların ilk ağlamaları arasında işlediğinden haberdar etti beni.” (s.56). Bu nedenle roman zamanına bir insan ömrü boyunca demek mümkündür. Zaman, romanda dönüşümü getirmesi açısından da önemlidir.

“GÜNLE GECENİN EŞ OLDUĞU, ESKİDEN DE ESKİ ZAMANDA…”
Cümbezin Kızı’ndaki masalsı üslup tüm yapı özelliklerini etkilemiştir. Masalsı bir anlatıma sahip olan bu romanda genellikle sıra dışı ve hayalî bir dil kullanılmıştır. Kesik ve eksiltili cümleler, devrik cümle yapısı bu durumun önemli unsurlarıdır. Nitekim bilincin yapıya dahil olmasıyla beraber bu hayalî anlatımın canlandığı görülmüştür. Seçilen mekânların, kahramanın anılarına uygun şekilde adlandırılması, zamanda kısa ve uzun soluklu sık atlamalar yapılması ve kişilerin özellikle iyilerden seçilmesi bu masalsı üslubun özelliklerini taşır. Zamanın kullanılışıyla ve mekânların gerçeklikleriyle oynanması da masalsı atmosferi desteklemektedir. Zamanda atlamalarının ve mekânların içinde yaşayanların ruh haline uygun atmosfere bürünmesinin sebebi budur. Diğer yandan tıpkı masallardaki gibi kahramanın en zor anlarında iyi yürekli birisi imdada koşar. Nitekim romandaki birkaç istisnanın dışında6 roman iyi kişilerden oluşmaktadır. Özellikle kötülüğün temsilcisi durumunda olan Ferdane olayların başlatıcısıdır. Diğerleri ise sürdürücü konumundadır. Romanın sonunda Hatice’nin ölmesi ve hayallerindeki gibi “balık” olarak Gülcemal’e gitmesi, bir bakıma masalların mutlu sonunu yakalamayı işaret etmektedir. Bu durum kişilerin sembolik kullanıldığını gösterir. Kişilerin genellikle birey veya toplum düzleminde temsilleri vardır.

İyiler ve kötüler romanda kesin çizgilerle birbirinden ayrılır. Bilincinin her adımına şahitlik edilen Hatice’nin, başkaları hakkında kötülüğü hiç düşünmemesi, romanın masalsı bir anlatıya yaklaştığının diğer bir kanıtıdır. Hatice kötü insanları Nenanne’nin anlattığı masaldaki devlere benzetir. Devlerin karşısındaki kahraman ise Mim Dede gibi iyilerdir.

Ferdane gibi kötüler masallardaki kötülere benzetilir. “Beni kucaklayan Benli Ferdane yaz geldiğinde serçelerin oya oya işlediği duvarlarımızdan yavruları kapıp giden boz yılana dönüştü bir anda. Bedeni yılan, başı insan bir varlığın ezici ağırlığı çöktü üstüme.” (s.28). Bu şekilde fantastik öğeler, mitolojik unsurlar veya alegorik anlatım kullanılması, metni yine masalsı hâle getirir. Romandaki anlatılarda dikkat çeken gerçeküstü olaylar veya varlıklar, romandaki bu atmosferi destekler.

KİŞİLERİN DÖNÜŞÜMÜ
Cümbezin Kızı’nda kişiler özellikle yaşadıkları dönüşümlerle ön plana çıkar. Bu durumun en önemli örnekleri; Nenanne, Hatice ve Mim Dede’dir.

Nenanne, Hatice’yi büyüten yaşlı kadındır. Buna rağmen tam kimliği, gerçek ismi ve hayat serüveni bilinmez. O Ada’nın şifacısı, bilirkişisidir. Her işten anlar ve herkese kapısı açıktır. Yardımseverdir. Herkes onu sever ve ona hürmet eder. Mary’nin araştırması sonucunda Nenanne’nin, “Avrupa’da olsa zekâsıyla erkekleri korkutacak bu muhteşem kadının” Bir Kilo Harf Dergisi’ni basan Karamanlı Gaip Efendi’nin zevcesi Gülendam olduğu anlaşılır.

Gülendam eşinin dergisinde yazan, kalemi kuvvetli, cesur bir kadın yazardır. Kocası kaybolduktan sonra kendisini onu bulmaya adayan Gülendam, yıllarca dağlarda gezmiş ve adı “Dağlı”ya dönüşmüştür. Artık o gül fidanı gibi zarif, Balkan Savaşları’nda ailesini kaybedip İstanbul’a sığınan Gülendam değildir. Dağlarda kaybolan kocasını bıkmadan arayan güçlü ve yaban bir “Dağlı”dır. Dağlı sonraları, dağda kaybolan keçilerini arayan Emine’yi bulmuş ve o ölünce onun iki çocuğunu yetiştirmiştir. Çocukların “Nenanne” adını verdiği bu kadını, zamanla herkes böyle tanımış ve o son dönüşümünü geçirmiştir. Bu dönüşümü yazar, Mary’nin dilinden “İnsan kaç kez isim alır? Gülendam isminin anlamını da öğrendim. Gül fidanı gibi zarif boylu demekmiş. Sonra dik ve öte bir isim: Dağlı. İkisi de ölmüş de toprağından Nenanne yeşermiş” (s.20) diyerek anlatır. Nenanne’nin bu dönüşümü, Mary’nin de dediği gibi onun zeki ve kolay öğrenen bir kadın olmasıyla alakalıdır.

Nenanne’nin, Emine’nin ölümünden sonra “anne” rolünü üstlenmesi ve bu rolün genişleyerek neredeyse tüm Ada’yı kapsaması da bundandır. O zamanla gelişmiş ve Ada’nın en bilge kadını hâline gelmiştir. Mistik güçler kullanması, masallar anlatması ve bu masallarla diğerlerine yol göstermesi, ruhu ve bedeni sağaltması ve toplumun önde geleni olarak her işten anlaması onu eski Türk anlatılarındaki “Kam” motifine yaklaştırmıştır. Bu durum roman yazarının bu anlatılardan beslendiğini gösterir.

Romanda dönüşüm geçiren diğer bir kişi de Mim7 Dede’dir. Mirahur Mustafa namıyla bilinen Mim Dede, hayırsever bir yaşlıdır. Edirne’den gelmiş, hayli zengin bu yaşlı kişi, hasta torununa bakmaktadır. Zaten onun Mirahur Mustafa’dan Mim Dede’ye dönüşümü hastalara ve yoksullara yardım etmesinden gelir. Adamları aracılığıyla yoksulların elinden gizlice tutar ve muhtaç herkesin ihtiyacını karşılar. Evine “Tokmaksız Han” adı verilir, buraya ihtiyacı olanlar kapıya vurmadan gelir, kalır. İyi kalpli, ak sakallı ihtiyar tipidir. Bu hâli, ona takılan “Mim” lakabının anlaşılmasını sağlar. Yazar, romanında Hatice’nin dilinden onu “Açlığa, yoksulluğa, darda kalana mim” (s.78) , “Keseler, tokmaksız kapılar, iş bulunanlar… Cümbezin meyveleri Mim olsa, her ana Mim doğursa! Sen bunu güzel anlatırdın Nenanne. Mimlerle devleri yenerdin.” (92) sözleriyle aktarır.

Romanı bir dönüşüm romanı yapan ve asıl dönüşümün görüldüğü kişi, anlatıcı Hatice’dir. Hatice, roman boyunca okuyucunun karşısına dört farklı isimle çıkar. Bunlar; Hatice, Maviş, Suların Sultanı ve Lâl’dir. Ancak onun dönüşümü, öldükten sonra bir “balık” olarak Gülcemal’e doğru yol almasıyla tamamlanır. “Hatice” ismi kahramana ailesinin verdiği isimdir ve aile üyelerinin bu ismi kullandığı dikkat çeker. “Maviş”, ona Mary tarafından gözlerinin renginden dolayı verilmiştir. Ancak Ada’nın meşhur mavisiyle onun gözleri arasında da roman boyunca yakından bir bağ kurulur. Maviş, Ada’nın saf ve temiz kızıdır. Gözlerinin rengiyle Ada’nın rengi birbirini tamamlar ve birbirleri arasında aidiyet oluşturur. Hayalleri vardır. “Gülcemal” adlı gemiye binmek, İstanbul’a gitmek ve orada çok iyi bir tiyatrocu olmak ister. Maviş gelin olup Filistin’e geldikten sonra burada, çeşme başında, kendisi gibi eziyet gören kadınlarla sık sık buluşur. Onlara Nenanne’den dinlediği “Suların Sultanı” masalını anlatır. Yıllarca bu masalı anlatan ve böylece insanlar içinde tanınırlığa ulaşan Maviş’in adı artık “Suların Sultanı”dır. Mim Dede’nin konağında da insanları ağırlayarak onlara masal anlatan bir anlatıcıya dönüşmüştür. Suların Sultanı, gün görmüş bir kadındır. Diğer kadınları etrafında toplar ve onlara yol gösterir. İnsanların ruhundan anlar ve herkesle iyi anlaşır.

Bilirkişi hâline gelir ve insanlara hikâyeler anlatarak onları etkiler. Alçin, Fasıla Nine ve Mim Dede’nin ölümünden sonra “Suların Sultanı” derin bir üzüntüye boğulur, bu üzüntüsünü sonu gelmeyen bir suskunlukla yansıtır. Böylece konağa yeni gelen misafirler ona “Lâl” adını verir. Lâl’in konaktaki yardıma muhtaç insanları korumaya çalışırken ölmesi ve nihayetinde “balık” suretinde özgürleşmesi onun dönüşümünün tamamlandığı noktadır. “Balık” olarak Gülcemal’e binmesi, hayallerine, İstanbul’a doğru yola çıkması bu dönüşümün tamamlandığına işaret eder. Roman Hatice’nin en baştan en sona, bu tamamlanmış dönüşümünü ele aldığı için romanın bir dönüşüm romanı olduğunu iddia etmek mümkündür.

Yukarıda bahsedilen kişilerin dönüşüm geçirmesi romanda “dondan dona girmek8” olarak adlandırılır. Bu dönüşümlerin sebebinin kişilerin yaşamlarında karşılaştıkları acılar olduğu da buradan anlaşılmaktadır. Bu kişiler zamanın ve dış etkenlerin zorlamasıyla dönüşmüştür. “ ‘Çilesi dolmadan insan dondan dona girmiyor. Vakit var.’ diyorum usulca, zalimce.” (s.58). Bu tabir, romanda Türk halk geleneği ve anlatılarından beslenildiğinin göstergelerindendir.

Romanda sık sık bu anlatılara ve geleneklere başvurulmuştur. Nenanne ve Suların Sultanı’nın hikâyeleri bu anlatıların izlerini taşır. Nitekim masal anlatmayı ve insanları etkilemeyi Nenanne’den öğrenen Suların Sultanı hikâye anlatma geleneğinin bir sürdürücüsü konumundadır. Hatice’nin ilk defa hikâye anlatmaya karar vermesi de Nenanne ile arasında bağ kurulmasına yol açar. Her ikisi de yaşamın zorluklarından bu yolla kurtulur ve kendilerine, sevdiklerine yeni diyarlar kurarak orada mutlu olurlar. Onlar için bu anlatılar kendi dünyalarından uzaklaşmayı temsil etmektedir. “Masallarında gezdiğimiz diyarlar senin çocukluk anıların mıydı Nenanne? Ben de mi öyle olacağım? Acılarımı kuyulara, korkularımı devlere sarıp uzak diyarlarda mı savaşacağım?” (s.21).

“GENÇ KIZLIK BANA HİÇ UĞRAMASIN DİYE…”
Cümbezin Kızı romanının en belirgin teması esarettir. Roman babasının borçları karşılığında Filistinli biriyle evlendirilen bir kadını konu alır. Bu nedenle asıl tema kadın, asıl sorun ise kadının toplumdaki rolü hâline gelmiştir. Romanda toplum, kültür ve cinsiyet konuları Hatice’nin yaşamı üzerinden ele alınmıştır. Hatice çocuk yaşta zorla evlendirilmiş, kocası tarafından dövülmüş, hayat kadınlığına zorlanmış daha sonrasında yardımsever biri sayesinde yaşama tekrar tutunmuştur. Romanda Hatice’nin bu sorunları yaşamasının sebebi “kadın” olmasıdır. Kadın olmak ona mutsuzluk getirmiştir. Bu nedenle çocukken kadın olmayı reddederek bunlardan kurtulmak istemiştir.

“Çocukluktan çıkan kızların fısıltılarıyla paylaştığı, anlatırken gözlerinde ışıldayan genç kızlık bana hiç uğramasın diye dua ettim. Dümdüz bir tahta olarak kaldım uzun zaman. Üst yanımda beliren iki küçük yumrudan korktum. Yıkanırken giyinirken gözlerimi kapadım. Yaşıma bakıp zamanımın geldiğine karar verenler daldaki armuttan, arka bahçedeki yusufçuktan farkım olmadığını öğretti. Bir çeşit üründüm, toplanıp sepete girdim işte.” (s.10).

Romanın başında, Hatice’nin başına gelenler ve gelecekler bu satırlarla okuyucuya sezdirilmiştir. Onun kadınlığından kaçması bedenine yabancılaşmasına neden olmuştur. Kendisinden önce başkalarını düşünmesinin sebebi budur. Hatice’nin kadın olmaktan korkması, içinde yaşadığı toplumun dinamiklerinin belirlenmesini, bu yolla toplumun beklentilerinin ve cinsiyet rollerinin anlaşılmasını kolaylaştırmıştır. Toplumundaki fakir kızların başlarına gelenleri bilen Hatice, bu sebeple yıllarca kadın olmayı reddetse de aynı kadere mahkûm edilmiştir. Ve bu mahkûmiyetin sorumlusu, romanın erkek kişileridir. Onu satan babası Mustafa; satın alan, hayat kadınlığına zorlayan ve evden kovan kişi kocası Hadir’dir.

Kızların Filistinlilere satılmasında aracı görevi gören Ferdane, kadın olmasına rağmen o da, erkeklerin arasındaki bağlantıyı kurmak için vardır. Erkeklerin giremediği bir mekân olan hamama girmek ve oradaki güzel kızları bulmakla görevlidir. Eğer bu roman, kadınlar hamamına erkeklerin de girmesine müsaade eden bir toplumu ele alsaydı Ferdane’nin de erkek olarak kurgulanması beklenirdi. Şu halde bu durumda onun kadınlığı da bir araç olarak kullanılmıştır. Diğer yandan Hatice’yi sokaktan kurtaran kişi de bir erkek olan Mim Dede’dir. Kadını zorluğa sürükleyen kadar onu oradan çıkaran kişi de romanda bir erkektir. Tüm bu unsurlar romanda açıkça eleştirilmiştir.

Kadınların eğitimleri ve akıllı oluşlarının sık sık altının çizilmesi, Hatice’nin tiyatro oyunları yazmak ve sahneye çıkmak için Gülcemal’e “balık” hâlinde de olsa binmeyi başarması bu eleştirinin göstergesidir. Nenanne gençliğinde kocasının dergisinde sıklıkla yazılar yazan bir aydındır. Mary “Blues9” takma ismiyle Nenanne’nin hikâyelerini yazan bir entelektüeldir. Ancak toplum bu kadınlardan ikisinin önünde dururken Mary’i beslemiştir. Mary, İngiliz ve Hristiyan’dır. Onun entelektüel faaliyetleri engellenmemiş, kocasından ayrılsa bile bu faaliyetlere rahatlıkla devam edebilmiştir. Diğer yandan kocasını kaybeden Nenanne ve babasının zorla evlendirdiği Maviş, toplumun onlara verdikleri roller sebebiyle hayallerinden uzaklaşmışlardır. Bu yolla kadının sadece erkek karşısında değil Avrupalı kadın karşısında da “ötekileşmesi” romanda yer bulmuştur.

SONUÇ OLARAK
Cümbezin Kızı kadının “bir çeşit ürün gibi toplanıp sepete girmesinin” ve o sepette kaybolup gitmesinin romanıdır. Roman kişileri, zaman ve mekânın masalsı hâli, konunun sert gerçekliğini yumuşatmayı denese de Hatice’nin zorla evlendirilmesi, çeşitli zorluklarla karşılaşması ve yaşadığı dönüşüm, kadınların toplum içindeki konumunu eleştiren bir perspektife işaret eder.

Roman, Kıbrıs kökenli bir kadının hayat hikâyesini anlatarak, İngiliz sömürge dönemindeki siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik karmaşalara odaklanmaktadır. Eser, edebi bir üslupla Kıbrıs’ın tarihî zenginliklerini ve toplumsal meselelerini işleyerek, okuyucuya derin bir deneyim sunmaktadır.

Romanın ana karakteri Hatice’nin hayat serüveni, bilinç akışı tekniği kullanılarak anlatılmaktadır. Hatice’nin geçmişi, günümüzle ilişkisi ve iç dünyası, metnin anlamını oluşturan temel unsurlardır. Bilinç akışı tekniği, Hatice’nin düşüncelerini, duygularını ve anılarını sırasız ve anlık bir şekilde okuyucuya aktarmak suretiyle, içsel bir monolog sunar. Bu, romanın karakterin zihnindeki anlık düşünceleri ve duygularını derinlemesine keşfetmesini sağlar.

Metinde mekânlar da önemli bir rol oynar. Mekân isimleri, genellikle karakterlerin duygu durumlarına uygun bir şekilde seçilir ve metne sembolik bir katman katar. Açık ve kapalı mekânların kullanımı, karakterlerin üzerindeki etkileriyle birlikte, romanın atmosferini güçlendirir.

Romanın temel temalarından biri de dönüşümdür. Nenanne, Mim Dede ve Hatice gibi karakterler, zaman içinde dönüşüme uğrarlar. Bu dönüşümler, yaşamın zorlukları ve dış etkenlerin etkisiyle ortaya çıkar. Her bir karakterin kendi iç evrimi, romanın temel dinamiğini oluşturur.

Sonuç olarak, Cümbezin Kızı romanı, Kıbrıs’ın tarihî ve kültürel zenginlikleriyle birleşen, karakterlerin iç dönüşümlerini işleyen güçlü bir eserdir. Ülkü Demiray’ın edebi yeteneği ve derin anlatımı, okuyuculara unutulmaz bir deneyim sunar.

KAYNAKÇA
Demiray,Ü. (2023). Cümbezin Kızı. İstanbul: Bilge Kültür Sanat.
Küçük, M. A. (2020). Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk Geleneğinde “Don Değiştirme”. Bilig(94), 97-122.
Şen, C. (2020). Edebiyat ve İdeoloji İlişkisi Bağlamında Türk Romanında Kıbrıs Meselesi (1955-2015). İstanbul: Hiperyayın.
Yurdakul,İ. (2022). Bir Harf Bir Medeniyet Mim Kitabı. İstanbul: TİMAŞ.

DAUSEN

Girne Belediyesi

Gönyeli Alayköy Belediyesi