Güle Güle Spiro

O gün çok sevinçliydi. “Gel bir zivaniya içelim” diyordu.

Doğum günü filan değildi. Bütün ısrarlarıma rağmen neyi kutlayacağımızı telefonda söylemek istemiyordu.

Kısa bir süre önce ilginç bir kitap yayınlamıştı. “Diplomatlar mezarlığı” Kıbrıs’tan geçen BM Genel Sekreterleri ve Özel Danışmanlarının hikayelerini bir araya toplamıştı. Kitabın tanıtımında ben de konuşmacıydım.

Tanrım, ne çok diplomat Kıbrıs Sorunu ile ilgilenmek zorunda kaldı!

Daha da önemlisi, nasıl da hepsi sınıfta kaldı!

O, çoğunu şahsen tanımıştı. Yeni biri atandığında her seferinde umutlanır ama her seferinde de düş kırıklığına uğrardı.

Kitabı yayına hazırlarken, “bak, bununla arkadaştık, şununla diyalogumuz çok iyiydi” diyerek BM diplomatlarıyla kurduğu ilişkileri anlatırdı.

Tabii, hepsinin başarısız olması, çoğunun Kıbrıs’ta hasat almadan bu dünyadan göçüp gitmesi onu derinden yaraladığı gibi, yüreğine de korku salmıştı.

Yaşı epeyce ilerlemişti ve köyüne dönemeden öleceğinden korkuyordu.

İşte o gün çok sevinçli olması, bu korkusuna kendince bir “çare” bulmuş olmasındandı. Beni aradığında, Mustafa Akıncı’yı ziyaretten dönmüştü. Akıncı’dan, öldüğüde köyü Yerolakko’ya gömülmesine izin verilmesini rica etmişti. Kıbrıslı Türk lider de ricasını kabul etmiş, elinden geldiğini yapacağını söylemişti.

Evet, kendi köyüne gömülmesini istiyordu ve bu hiç de tuhaf bir istek değildi.

Kıbrıs trajedisinin bu boyutu çok fazla konuşulmuyor nedense ama yerinden edilenler arasında yaşı ilerlemiş olanlar gömülecekleri yerlerle dair ciddi endişe duyarlar.

Ben bu endişeyi ilk defa nenemde görmüştüm. 1974 yılında, kendini doğup büyüdüğü Kıbrıs’ın güneyinden hiç bilmediği kuzey diyarlarında bulunca, zihnini en çok meşgül eden konu, o yabancı yerlerde ölüp oralarda gömülme ihtimali idi.

Aslında götürüldüğü yerde öleceğini hissetmiş olmalı ki, köyünden ayrılırken evinin avlusundan aldığı toprağı poşetleyip birlikte götürmüştü.

Tabii, nenemi köyüne gömemedik.

Tıpkı geçenlerde ölen sevgili dostum Spiros Hacigregoris’i Yerolakko’ya gömemediğimiz gibi…

Aslında kendisi de böyle olacağını önceden biliyordu. Akıncı’dan aldığı izinle köyüne gömülemeyeceğini kestirecek kadar siyasi bilinci vardı.

Onun asıl derdi, Kıbrıs’ta barıştı. Barış meselesiydi…

Onu tanıdığım günden beri, ki bu 1988 yılına kadar geri gider, hep barış dilemiş, hep barış konuşmuştu.

Jus Bayadas ile birlikte Yeni Kıbrıs Derneği’nin kurucular arasında o da vardı.

Evinin kapıları Kıbrıslı Türklere her zaman açıktı. Sürekli olarak iki-toplumlu buluşmalar örgütlerdi. Yasemin ve portakal kokulu bahçesinde Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumları ağırlamaktan büyük zevk duyardı. Bahçesine adeta barış gelirdi…

Mesleği muhasebecilikti. Sayıştayda çalışıyordu. Sayıştay başkanı Rüstem Tatar Efendi ile arası çok iyiydi. Tatar Beyi 1974 sonrasında ilk defa evinde ağırladığında beni de davet etmişti. İki muhasibin dostluğu görülmeye değerdi.

Acaba Ersin Tatar, babasının yakın dostu olan Spiros Hacigregorios’u hatırlar mı? Öldüğünü duydu mu? Duyduysa, hüzünlendi mi?

Sanmıyorum!

Çünkü o, babasının dostu da olsa, Rum-Türk dostluğunu çağrıştıran her şeyi inkar eder. Her yerde düşmanlık olsun ister!

Ama biz unutmayız!

Ne Spiro’yu, ne Spiro’nun dostu Tatar Beyi, ne de Spiro’nun barış mücadelesini…

Rahat ol Spiro, mücadeleye devam edeceğiz ve seni hep yad edeceğiz..

Girne Belediyesi

KTAMS

İmzala