Sığ hamaset, çıkmaz yol ve olası sonuçları…

Kıbrıs Sorunu konusunda uzman gazetecilerden konuk yazarımız Ulaş Barış geldiğimiz son aşamayı Bugün Kıbrıs için yazdı...

Bugün BM Güvenlik Konseyinde oylanması beklenen ve adadaki Barış Gücünün (UNFCYIP) mandasının 6 ay daha uzatılmasını öngören kararla ilgili New York’ta son 48 saat içinde ilginç tartışmalar yaşandı.

Odağında Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesinden birisi olan İngiltere’nin olduğu bu tartışmaların nihayetinde ilk sunulan taslak metinle son hali arasında 3 önemli değişiklik yapılması dikkat çekiyor.

Rum diplomasisinin yoğun uğraşları sonucu yapılan değişikliklere geçmeden önce, bu noktada ABD, Çin, Hindistan ve İrlanda’nın bu uğraşlara büyük katkı koyduğunu söylemek gerekir.

İrlanda’nın geleneksel olarak İngiltere karşıtlığı içinde olduğunu düşünsek bile, özellikle Hindistan gibi Kıbrıs sorunuyla ilgili çok ender açıklama yapan bir ülkenin Rumlar lehine takındığı tutum ve süreçteki aktif pozisyonu dikkat çekicidir.
Elbette tahmin edebileceğiniz üzere Hindistan’ın bu aktif hali son dönemde özellikle Türkiye medyasında havada uçuşan “KKTC’yi tanıdı tanıyor, sinyal verdi” türünden Pakistan haberlerinin olmasındandır.

Hatırlanacağı üzere düşman olan bu iki ülke, Keşmir ve diğer sınır problemleri yüzünden sık sık dalaşmakta, hatta işi bu yılın başında olduğu gibi neredeyse savaş noktasına kadar vardırmaktadır.

Haliyle Kıbrıs sorunu konusunda ‘kendi halinde’ olan Hindistan gibi dev bir gücü karşısına almayı başarmak ayrı ama tersten bir diplomasi zaferidir desek yeridir.

Öte yandan bir başka dev güç olan Çin’in de aktif olarak Rumların yanında olması elbette Türkiye ile sürekli sorun yaşadığı Sincan meselesi yüzündendir diyebiliriz. Buna ek Çin’in son 2-3 yıldır Güney Kıbrıs’ta bulunan elçiliği üzerinden Kıbrıs sorununa ve Doğu Akdeniz meselesine Rumlar lehine müdahil olduğunu biliyoruz. Ayrıca Çin’in bu noktada açık ve net olarak federal çözüme destek vermesini de belirtmek gerekmektedir.

Ancak yukarıda saydığım ülkelerin raporda Rumlar lehine yaptıkları katkıları daha da vahim kılan şey ABD’nin girişimleridir. Beş daimi üyeden birisi ve en etkilisi olarak ABD, gerek Varosha gerekse de federal çözümle ilgili Dışişleri Bakanlığı düzeyinde yaptığı açıklamalarla bizim hamaset cephesi jargonuyla “Rumculuk yapma” işini iyice artırmış durumdadır.
İşte İngiltere’nin bir takım ‘bulanık’ ifadelerle çıka geldiği Barış Gücü taslak metninde sonradan yapılan ‘manalı’ değişikliklere sebep olan esas ülke ABD’dir demek lazımdır.

Son dönemde Türkiye-ABD ilişkilerinin hiç de bahar havası tadında olmadığını, Biden’in seçildikten aylar sonra Ankara ile temas ettiğini ve en nihayet geçen ay Brüksel’de NATO zirvesinde yapılan Biden-Erdoğan görüşmesindeki ‘sırlar’ nedeniyle durumu okumak çok kolay değildir. Ancak bu mesele özelinde ABD’nin tavrından hareket edecek olursak, işlerin hiç de iyi gitmediğini söylemek sanırım yanlış olmaz.

Bu kadar durum tespitinden sonra İngilizlerin New York’ta, BM binasında karıştırdığı işlerin ne olduğunda da bakmak gerekmektedir.

Bir kere bu yılın başında bizzat İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab elinden taraflara iletilen ve bir nevi Guterres kriterleri üzerinde bina edilmiş desentralize federal çözüm modeli benzeri planı aklımızdan hiç çıkarmamamız gerekmektedir.
Toplum devletleri (Community states) şeklinde yeni icatların bulunduğu bu plan, Brexit sonrası dış politikada kendine yeni bir yol çizmeye çalışan İngiltere’nin dünya siyasetinde etkinlik kazanma çabalarına örnektir. Dolayısıyla İngiltere’nin Kıbrıs sorununda inisiyatif alıp arabuluculuk görevine soyunması tam da bu yüzdendir.

Adanın 3 garantöründen birisi olmasının yanı sıra mevcut iki egemen üssünün statüsü konusunda da hassas olan İngiltere, ilerleyen dönemlerde de süreçte etkinliğini sürdürecektir diye düşünüyorum.

Dolayısıyla İngiltere’nin biraz da giyilen arabuluculuk gömleğinin tesiriyle ortaya koyduğu Barış Gücü taslak metine gelecek olursak, Rumların 3 konuda itiraz koyup, metni değiştirmeyi başardığını görmekteyiz.

Bunlardan birincisi 3.paragrafta yer alan ve geçtiğimiz Nisan ayı sonunda Cenevre’de yapılan gayrıresmi zirve ile ilgili kısımdır. İngiltere’nin taslağında yer alan “iki taraf, gayrıresmi müzakerelerin devam etmesi için yeterli ortak zemin bulunamamıştır” ifadesi, yapılan girişimler sonucunda “iki tarafın müzakerelere devam etmesi için yeterli ortak zemin bulunamamıştır” şeklinde değiştirilmiştir. Buradaki vurgu ortak zemin bulunmasıyla birlikte resmi müzakerelere devam edilecektir şeklinde olan kısmıdır. Rumlar, Cenevre’nin devamının ‘resmi’ görüşmeler denmesi, hatta son açıklamalarında Anastasiadis’in de sık sık vurguladığı gibi ‘Crans Montana’dan bıraktığımız yerden devam edilsin’ şeklindeki söylemine kanımca atıf yapmaktadır.

Bir diğer ve uğruna diplomatik savaşın yaşandığı ifade ise taslağın 4. paragrafındaki ifadelerdir. İngiltere kendi taslağında, federal çözüm parametreleriyle ilgili “bu parameteler bir çok yasal ve pratik çözümü sağlamaktadır” şeklinde cümleler kullanırken bunlar yine Rumların girişimiyle “bu kriterler çözüm için net bir çerçeve sağlamaktadır” şeklinde değiştirilmiştir.

Buradaki vurgu, federal çözümün tek geçerli yol olduğunu söylemektedir ve bu durum Crans Montana’da federal çözüme burun kıvıran Anastasiadis yönetiminin, Türk tarafının tutturduğu iki devletli model hayali yüzünden ne kadar da federalist olduğunun bir başka emaresidir.

2017’den beri köşeye sıkışmış olan Anastasiadis’in elini iyice kolaylaştıran altı doldurulamamış (ve hiç doldurulamayacak olan) iki devletli çözüm söyleminin Türk tarafına çözümsüzlük gömleğini kolayca giydirmekten başka bir işe yaramadığı iyice ortadadır. Nitekim bu anlattığım tartışmalar tam da buna örnektir.

Taslakta yapılan 3. değişiklik ise Güvenlik Konseyinin geçen hafta (23 Temmuz) yaptığı Varosha ile ilgili sert açıklamaya açık atıf yapılan 7.paragraftır. Türk tarafının neredeyse tüm dünyayı karşısına almayı başaran Varosha adımlarından sonra yapılan açıklamalarda, atılan adımların derhal geri alınması çağrısı Barış Gücü raporunda da yinelenmiştir.

Fakat bildiğiniz gibi, gerek Kıbrıs Türk tarafı gerekse de Türkiye o ifadeleri son yıllarda oluşan dış politika geleneğe uygun ‘yok hükmünde’ saymış, hatta kimi yetkililerimiz işi BM kararıyla dalga geçecek noktaya kadar vardırmıştır.

Uluslararası Hukuk denilen ve dünya düzeninin sürüdürülebilir olmasını standart olarak sağlayan şeyin dışında hareket etmek, kararları yok hükmünde saymak sorunları çözmekten uzak olmasının yanı sıra, işin vebalini daha da ağırlaştırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır.

Hele de BM gibi 200’den fazla ülkenin yer aldığı bir kuruluşu sırf uluslararası hukuk kurallarına ve kararlarına uyma çağrısı yaptığı için “Rumculuk yapıyor” diye suçlamak, geldiğimiz noktada içinde bulunduğumuz sığ hamasetin koşullarının ne kadar alt düzeyde olduğunun bir başka örneğidir diye düşünüyorum.

İşte Kıbrıs Türk tarafının 1974’ten beri elde ettiği hemen hemen tüm kazanımları çöpe gönderen bu yeni yolun sonunda kazanç yoktur, bilakis büyük kayıplar vardır.

Kıbrıslı Türklerin iyice silikleşen halinin artık tamamen gözden kaybolması, Kıbrıs adasının ve sorununun bir öznesi olmaktan çıkması bu girilen yolun sonunda ulaşılacak olan durumlardan bazılarıdır…

Gidişat hiç de iyi değildir…

KTAMS

İmzala