İki toplumdan iki devlete!

Fuat Oktay, TRT World televizyonunda Cenevre sonrasını değerlendirerek, Kıbrıs’ta artık iki toplumlu müzakere sürecinin bittiğini tek yolun devletten devlete müzakere olabileceğini vurguladı. Bu söylem derin bir siyasi analize dayanıyor mu? Onu değerlendirmek zor tabii… Ama belli ki TC Dışişleri de artık masalara, dosyalara arşivlere ve elçilik kaynaklarına bağlı bir politika oluşturma geleneğinden koparılmış, oluşturulan dar bir kadro ile, eski Osmanlı geleneğine daha uygun olarak, esasen Cumhurbaşkanının kişisel siyasi güdüleri ile, dış politika oluşturmaya başlamıştır. Osmanlıda bile görülmemiş ölçüde, uluslararası ilişkileri devlet başkanlarının kişisel “dostlukları” veya “düşmanlıkları” üzerinden okuyan bir dışişleri anlayışı yerleştirilmeye çalışılmaktadır.

Egemenlik kavramı devletler üzerinden yapılabilir mi? Devletin egemen olması ne demektir? Çağdaş toplumlar özgür, adil ve barış içinde bir yaşam için kendine bir anayasa veya yasalar manzumesi yapar. Anayasa’nın yasalar ve kurallar çerçevesinde uygulanabilmesi de kamu kurumları vasıtası yani devlet eli ile olur. Yani devlet yurttaşların özgür, adil ve barış içinde yaşayabilmesi için gereken bir aygıttan başka bir şey değildir. Belli bir coğrafik bölgede egemen olmak toplumlara veya halklara özgü bir şeydir. Halklar veya toplumlar da bu egemenliği oluşturdukları kamu kurumları veya devletler vasıtası ile uygularlar.

Bunun içindir ki ulus devlet yaratılmaya çalışıldığında bile “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” denmiştir. Millet ya da ulus, çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluk. Ulus ya da Millet adı verilen bu topluluk tanımı feodalitenin yıkılışı ve kapitalist düzenin oluşumu sürecinde ortaya çıkmıştır. Yani millet kavramı bile belli bir sosyo-politik evrenin ortaya çıkardığı bir kavramdır. (www.turkcebilgi.com/millet). Esas olan aynı coğrafik toprakları yurt belleyip o topraklarda emeği ve çabası ile yaşam kurmuş benzer kültüre sahip toplulukların o yurt üzerindeki yaşama ve sahiplenme hakkının evrensel kabulüdür.

Kısacası, yaşamınızı barış adalet ve özgürlük içinde benzer kültüre sahip insanlarla yaşamak için oluşturduğunuz devlet gibi mekanizmaların egemenlik hakkı yoktur. Egemenlik hakkı yaşayan emek veren çabalayan topluluklara aittir. Kıbrıs’ta da bu hak evrensel olarak iki topluma verilmiştir. Siz eğer toplumlardan birinin hakkını devlete devredip o devletin tüm kurumlarını da başka bir egemen güce bağlarsanız, aslında egemen eşitlik ve iki devlet diyerek toplumlardan birinin egemenlik hakkını gasp ediyor o toplumu yurtsuz ve başkalarının egemenliği altında iradesiz bir konuma sokuyorsunuz demektir.

Türk tarafının Cenevre’de ve sonrasında ortaya koyduğu toplumlararası değil devletler arası politikasını bu şekilde okumak lazım. Kıbrıslı Türklerin eşit egemenlik hakları toplum olarak Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasında yazılı olan haklardır. Bu hakları hazmedemeyip ortadan kaldırmak isteyen Kıbrıslı Rum siyasi liderlere biz bu haklardan vazgeçtik kendi egemen eşit devletimizin tanınmasını isteyeceğiz demek en hafif deyimi ile “teslimiyetçiliktir”.

Yapılması gereken Kıbrıslı Türklerin haklarını yeni bir anlaşma ile restore etmeye çalışırken dünya tarafından kabul gören Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasında yazılı o hakların anlaşma yapılana kadar uygulanmasını talep etmektir. Siz o hakları kullanmak isterken ama Kıbrıslı Rumların da ellerinden alınan mülklerine de Taşınmaz Mal Komisyonunda ciddi çözümler üretebilmelisiniz. Bunun için gerekli fonların esasını Anastasiadis ’in son Cenevre toplantısındaki önerisi ile yaratabilmenin yolu bulunabilir. Tazminat hakkı doğan Kıbrıslı Rumlara bu hakları o malların kullanıcı ve satıcılarının vergilendirilmesine ek olarak ileride hidrokarbon satışlarından elde edilecek gelirlerin Kıbrıslı Türklere ait kısmından ödenebilmesi için gerekli düzenlemeler yapılabilmelidir.

Girne Belediyesi