“Sanatçının bir derdi, verecek bir mesajı olmalı, toplumla buluşabilmeli, dokunabilmeli”

Uzun yıllar barış çalışmaları ve feminist çalışmalar içerisinde yer almış olan ve her zaman içinde olan sanat eğitimi yolculuğunu sonunda gerçekleştirme imkanı bulan Mehveş Beyidoğlu ile bu yolculuğu yanında Kıbrıs’ta ve dünyada sanatı konuştuk.

TVPLUS

Sanat alanında ülkemizde yeni birçok çalışmaya imza atmış yeni isimlerle karşılaşmaktayız. Ülkemizde bulunan üniversitelerin sanat eğitimine olan katkısı yanında sanat atölyeleri, galeriler ve sokak sergilerinin de genç isimlere çalışmalarını sergileme imkanı tanıması bizlerin bu isimlerle daha kolay buluşmamızı sağlıyor.

Uzun yıllar barış çalışmaları ve feminist çalışmalar içerisinde yer almış olan ve her zaman içinde olan sanat eğitimi yolculuğunu sonunda gerçekleştirme imkanı bulan Mehveş Beyidoğlu ile bu yolculuğu yanında Kıbrıs’ta ve dünyada sanatı konuştuk.

Sanat eğitimime de başladığım zaman çizgilerin içine sıkışıp kalmaktan çok boyalarla özgür gitmenin beni daha çok mutlu ettiğini fark ettim.

Bize kendinizden ve sanat yolculuğunuzdan bahseder misiniz?

Ben Uluslararası İlişkiler okudum. Onun üzerine İnsan Hakları ve Avrupa Entegrasyon Politikaları gibi alanlarda master ve master üstü eğitim aldım ve bu alanlarda çalışmalar yaptım. Çeşitli uluslararası ve yerli örgütlerde ağırlıklı barış çalışmaları üzerine çalıştım. Kıbrıs’ın birleşmesi ve daha adil bir ortamın sağlanması için sivil toplum örgütlerinde aktif rol oynadım. Kıbrıs’a alternatif eğitim sistemleri getirmek ve uygulamak, barış kültürünü inşa etmek için yapılan çalışmalar içinde yer aldım. Yirmi yılım böyle geçti. Sonra zaman içerisinde yorulduğumu fark ettim ve bu kolektif çalışmaları biraz azaltıp daha bireysel bir yolda ilerlemeye karar verdim. Bunun için en güzel yol hep içimde olan ama hep bir şekilde ertelediğim sanattı. Sanat, çocukluğumdan beri hep içimde olan bir şeydi. Tabii bunu eğitim sisteminin de etkisiyle bayağı bir unuttuk ve oğlumun sanata merakı bana çocukluğumu yeniden hatırlattı. Onunla birlikte tekrar çizmeye, boyamaya ve düşünmeye başladım. Bundan birkaç yıl önce, tam kendimi bu alanda yetiştirmeye karar verdiğim bir zamanda butik bir sanat üniversitesi olan ARUCAD Üniversitesi açıldı. Şansımı denemeye karar verdim. Portfolyomu hazırladım ve giriş sınavlarına girip tam burs aldım. Böylece dört yıllık Plastik Sanatlar eğitimim başlamış oldu. Çok iyi bir bölümde okuduğumu düşünüyorum çünkü holistik bir şekilde bize çeşitli malzemelerle nasıl çalışılabileceğimizi ve en önemlisi yaratıcılığımızın nasıl ortaya çıkabileceğini gösteriyorlar. Aynı zamanda teorik donanımımızı geliştirebilecek bir ortam mevcut. Bu da bana özgür bir düşünme alanı açıyor. Eğitim sürem boyunca yaptığım bazı çalışmalardan bahsedecek olursam sanırım ilk olarak ARUCAD’a başladığımız 2018 yılında birlikte eğitim aldığım Tijen Yakup ile hazırladığımız ve yine bizimle birlikte eğitim alan Hatice Tezcan’ın da performansı ile destek verdiği video çalışmamızın İstanbul Design Week’de sergilendiğinden bahsedebilirim. Daha sonra üniversiteden bir grup hocamız ve arkadaşlarımız ile birlikte Galatya köyünde bir enstalasyon çalışmamız oldu. Ayrıca Severis Vakfı ve ARUCAD işbirliği ile Enlart Arşivi fotoğraf sergisinde yer aldım iki yıl önce. Çalışmalarımız Kuzey’de ve Güney’de sergilendi.

Ben aslında küçükken bu yukarıdaki resimden çok etkilenirdim ve sanatı sevmemde çok etkisi oldu diye düşünüyorum. Çok iyi hatırlıyorum, bu resmin karşısına geçip saatlerce ona bakıp incelerdim. Belki bundan etkilenerek küçükken de hep soyut şeyler çiziyordum. Beni her zaman dolaylı yoldan anlatılan şeyler heyecanlandırdı. Sanat eğitimime de başladığım zaman çizgilerin içine sıkışıp kalmaktan çok boyalarla özgür gitmenin beni daha çok mutlu ettiğini fark ettim.

“Kıbrıs’ın son kraliçesi olan Cornaro tarihi olarak çok önemli bir figür olmasından dolayı projeyi ilginç buldum ve bu teklifi severek kabul ettim.”

Bildiğim kadarı ile Rüstem’s Bookshop ve Galeri’de birkaç sergide yer aldınız. Son olarak da Project Coronaro sergisinde bir çalışmanızla yer aldınız. Bu galeri ile çalışmaya nasıl başladınız?

Rüstem kitabevi neredeyse kendimi bildim bileli gittiğim bir yerdir. Bence Rüstem’s kültürel çalışmaların yapılabildiği ender ortamlardan biridir. Bundan sanırım 5-6 yıl önce Cumartesi günleri Cyprus Fusion mutfağı konseptinde gönüllü olarak yemek yapmaya başladım. Kısa bir dönem düzenli olarak orada geçti. Aslında bu ortam da sanatsal çalışmalarla iç içe bir ortamdı. Mesela Hermes sergisi olacağı zaman ben de Hermes konseptinde antik bir mutfak geliştirdim. Aşağıda Hermes sergisi devam ederken, yukarıda da antik mutfak devam etti. Bu mutfağı yaratmak için o dönemlerde nasıl yemekler yapıldığını ve hangi bitkilerin kullanıldığını falan araştırdım. Mesela o dönem küpte yemek yaptım ve tatlı olarak da güllacı seçtim. Güllacın ince tabakaları koruma amaçlı o dönemlerde toprağın altında saklanırmış. O dönemlerde yine enginar, turp, ayrelli gibi sebzeler yetişirmiş. Bu dönemde oraya gidip gelmeye başladıktan sonra önce Ali Rüstem çalışmalarımı gördü ve beğendi. Orada benim çalışmalarımı sergilemek istedi. Daha sonra Galeri’nin kültür sanat danışmanı olan Halil Duranay ile tanıştık. O da çalışmalarımı görünce galeride sergilemek ve satışını yapmak isteriz dedi. Böylece ben yaklaşık 20 tane çalışmamı götürdüm. Çalışmalarımın bir kısmı satıldı, bir kısmı hala galeride duruyor. Bunun dışında Rüstem’de benim de dahil olduğum birtakım projeler var. Bunlardan bir tanesi Project Cornaro idi. Bu proje için benimle Halil irtibata geçti ve projeyi anlatıp sen de yer almak ister misin diye sordu. Kıbrıs’ın son kraliçesi olan Cornaro tarihi olarak çok önemli bir figür olmasından dolayı projeyi ilginç buldum ve bu teklifi severek kabul ettim. Sonra araya pandemi girdi. Nasıl yapacağımız konusunu düşündük. Serginin formatını değiştirdik. Bu çalışmada önce Cornaro ile ilgili kitaplar okudum ve üstünde bayağı bir düşündüm, araştırdım, konuştum ve Kraliçe ile ilgili değerli sohbetler ettim. Bunun sonucunda beni en çok etkileyen şey yine feminist bir yerden oldu: Cornaro’nun II. James’e satılması konusu. Caterina Cornaro daha 14 yaşındayken Lüzinyanların ekonomik olarak işleri iyi gitmediği için daha zengin bir ülkeden “kız almak” istedi ki gücüne güç katsın ve o zaman gayet güçlü olan Venedik Cumhuriyeti’nden bir şeker kamışı tacirinin kızı olan Caterina’yı kendine eş olarak “seçti”. Tabii daha sonra işler rast gitmedi. Cornaro uzun zorlu bir yolculuktan sonra Kıbrıs’a geldi fakat II. James Mağusa civarlarında avlanırken öldürüldü. Caterina o sırada hamileydi ve III. James’i doğurduktan bir süre sonra oğlu hastalanıp öldü. Böylece Catherina Kıbrıs’ın son kraliçesi olarak tarihe geçti. Tabi bu sembolik bir taçtır ve Kraliçe kısa bir süre sonra sürgün edilir. Dolayısıyla beni en çok etkileyen ve rahatsız eden aslında bu genç kadının bütün bu ekonomik sebeplerden dolayı satılmasıydı. O yüzden onu bir para olarak hayal ettim. O zaman satıldığı miktar 100 bin dükaydı. Dolayısıyla Caterina’yı bir para olarak yansıttım ve çalışmaya da “Caterina’nın Değeri Nedir?” adını verdim.

“Kıbrıs sorunu o kadar çok hayatımızın içinde ki ve çözmemiz gereken o kadar önemli bir sorundur ki her konuya ağırlıklı olarak politik bir yerden girmekteyiz.”

Kıbrıs’ta sanatı nasıl görüyorsunuz?

Kıbrıs sorunu o kadar çok hayatımızın içinde ki ve çözmemiz gereken o kadar önemli bir sorundur ki her konuya ağırlıklı olarak politik bir yerden girmekteyiz. Her konuda politika hayatımızın bir parçasıdır ve yeterince olgunlaşmayan bir ortamda sanatın da gelişmesi çok zordur. O da kısır bir döngüye girer. Yeni yeni sanatın önemi artık anlaşılmaya başlanıyor. İnsanlar savaş sonrası ancak karınlarını doyurup çocuklarının eğitimine ağırlıklı önem verirlerdi. Daha sonra dış görünüş ve gösteriş önem kazanmaya başladı. Bütün bunların arkasına da bu olgunlaşmalar olduktan ve tüketildikten sonra sanat toplumda yer bulmaya başlıyor. Ama hala yolumuz uzun görünüyor. Son zamanlarda çok güzel insanlar şiirler, kitaplar yazmaya, sanatsal çalışmalar üretmeye başladılar. Bu gelişmeleri umut verici olarak görüyorum.

“Demokratik gelişimi iyi giden ülkelerde sanat artık sanal gerçek boyutuna girecek kadar ilerlerdi. Çağdaş sanat toplumların içine işlemiş durumda.”

Dünyada sanatı Kıbrıs’ın bulunduğu konumla kıyaslayacak olursak neler söyleyebilirsiniz?

Dünyanın her yerinde sanat farklı yerlerde diyebilirim. Demokratik gelişimi iyi giden ülkelerde sanat artık sanal gerçek boyutuna girecek kadar ilerlerdi. Çağdaş sanat toplumların içine işlemiş durumda. Enstalasyon, performans sanatı, bir takım mühendislik bilgisi içeren ses ve ışık sistemleri çokça kullanılıyor. Teknoloji, sanatın önemli bir parçası. Sanal gerçekliğin içinde üretimler yapılıyor. Bunun gibi gelişmeler var dünyada. Biz bunun biraz gerisindeyiz tabii. Hem bahsettiğim gibi sanatın önemi yeni yeni anlaşılmaya başlanıyor; hem de teknik olarak biraz geriden gidiyoruz biz. Çağdaş sanat, çok kapsamlı atelyelerde ciddi ekiplerle birlikte yürütülüyor. Politikalar da sanatı destekliyor. Özellikle yerel yönetimlerle sanatçılar sıkı işbirliği içinde. Maddi destek de sağlanabiliyor sanat üretenlere. Böylece kamu alanlarında harika eserler görebiliyoruz, sokak aralarında performanslarla karşılaşıyoruz. Sanat parkları, açık müzeler şehirlerin ayrılmaz bir parçasıdır son on yıllardır. Dolayısıyla, sanat yaşamın her alanında kendini gösterebiliyor. Sokak sanatı da hiç azımsanmayacak derecede önemli bir rol oynuyor tabii. Kıbrıs’a geri dönersek bizim de çağdaş düşünen ve sanat üreten sanatçılarımız var. Bu sayı daha da artacaktır diye düşünüyorum.

Peki 21. yüzyılda genç bir sanatçı olmak sizce ne anlama geliyor?

Bence sanatçının bir derdi, verecek bir mesajı olmalı ve toplumla buluşabilmeli. Sanatçı topluma dokunabilmeli. Bunu da sadece estetik kaygıyla yapmamalı. Sanatçının anlatabileceği bir şeyleri olmalı. Sanat bunun için çok önemli bir araçtır. Dolayısıyla 21. yüzyılda sanat dünyanın daha güzel bir yere gitmesi için görsel bir sunum hazırlayabilmeli toplumlara ve bireylere. Sanat dönemleri içinde bir değerlendirme yaptığımızda çığır açan sanatçıların hep yeni bir şeyler anlatma derdinde olduğunu görüyoruz. Çağın önünde olabilmek, öngörülü olabilmek çok önemli.

“Bu dönemde insanların ve toplumların psikolojisi bayağı bir değişti ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu açıdan baktığımızda sanat daha sosyolojik ve antropolojik bir yerden yorumlamaya başlayacak diye düşünüyorum.”

Dünyada yaşanan siyasi ve toplumsal olayların veya teknolojinin sanatı nasıl etkileyip dönüştürdüğünü sanat tarihinden biliyoruz. Şu anda dünyamız hiç alışık olmadığımız dönemlerden geçiyor. Son bir yıldır online yaşam hiç alışık olmadığımız şekilde hayatımıza girmiş durumda. Sizce bu değişimin genel anlamda sanatta etkileri neler olabilir?

Bence hayatımızın her açısından bir dönüşüm olacak. Bu dönemde insanların ve toplumların psikolojisi bayağı bir değişti ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu açıdan baktığımızda sanat daha sosyolojik ve antropolojik bir yerden yorumlamaya başlayacak diye düşünüyorum. Mesela büyük savaşların yaşandığı dönemlerde savaş temaları, travma, ölüm gibi konular ön plandaydı. 60’lı yıllarda kimlik politikalarının şekillenmeye başlaması ile kimlik konuları çokça çalışıldı ve günümüzde de devam ediyor tabii. Günümüzde de yalnızlık, trans-human, antrosen, capitosen gibi temalar ön plana çıkacak diye düşünüyorum. Appropiation ve Hybrid sanat da çokça kullanılan sanat yöntemleri. Bunların bir devamı olarak yeni bir şeylerin ortaya çıkacağına inanıyorum. Bugün yapılmaya başlandığı gibi sanatseverler üç boyutlu çalışmaları gözlüklerini takıp sanat eserinin içine girerek izlemeye başlamıştır. Eminim bunlara da sanat tarihçileri ve sanat eleştirmenleri birtakım izm’li isimler koyacaktır ilerleyen yıllarda. Dünya şu anda daha bireysel bir yöne doğru gitmektedir ve sanat da bu yolculuğa uyum sağlayacaktır diye düşünüyorum. Oturduğumuz yerden, mekan değiştirmeden gözlüklerimizi takarak sanatın içine gireceğiz. Ve tabii bunun diğer ucu olan geleneksel bir takım çıkışlar da olacaktır. Tıpkı şu anda içinde bulunduğumuz sosyal ve toplumsal ikilemler gibi.

“Nasıl ki daha önce ansiklopediler vardı, kütüphaneye gidip araştırma yapardık; internet gibi bir bilgi ağı elimizin altında değildi, sanata ulaşmak da şimdi bu yeni dönemde daha kolay artık.”

Online sergiler ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Aslında bu da COVID 19’un etkileri olarak hayatımıza daha belirgin bir şekilde girdi. Dünyanın en büyük sanat müzelerine oturduğumuz yerde bilgisayarımızdan girip bakabiliyoruz. Kişisel olarak ben kendimi arada kalmış bir jenerasyon olarak nitelendiriyorum. Cep telefonlarının, internetin ve bilgisayarın olmadığı dönemleri de biliyoruz günümüz koşullarını da. Bizim jenerasyon hem eski dönemi hem de şu anda yaşadığımız bu dönemi de deneyimledi, deneyimliyor ve hızla yenilikleri yakalamaya çalışıyoruz. Online mantığına kendimizi alıştırmaya çalışıyoruz. Ben kişisel olarak bu durumdan pek zevk almadım. Özellikle internetin sürekli koptuğu bir ortamda bu sanal sergilere girip gezmek kesinlikle bana aynı tadı vermedi. Ama diğer yandan normal zamanda bu şekilde müzelere girip sanat eserlerini görmek mümkün değildi. Şimdi o da artık elimizin altında. Nasıl ki daha önce ansiklopediler vardı, kütüphaneye gidip araştırma yapardık; internet gibi bir bilgi ağı elimizin altında değildi, sanata ulaşmak da şimdi bu yeni dönemde daha kolay artık. Dolayısı ile online sergiler bayağı bir önümüzü açacak diye düşünüyorum. Sanat çalışmaları daha kolay erişilebilir olmaya devam edecek artık. Dolayısıyla online sergilerin iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu sayede sanat ayağımıza geliyor. Ancak eklemek isterim ki nasıl ki kitap okumak, kitap sayfalarını solumak bambaşka bir his; sanat eserini de ekransız bir şekilde gözünle görmek hiçbir şeyin yerini tutamaz diye de düşünüyorum.

Peki son olarak yeni projeler var mı?

Şu anda üzerinde çalıştığımız ve Kağıt Sanatçıları Derneği’nin organize ettiği bir proje var. Bu proje kapsamında Kıbrıs’ın kuzeyinden ve Türkiye’den kağıt sanatçıları, “sanatçı kitapları” hazırladı. Bu kitapların Mayıs ayında sergilenmesi planlanıyor. Eylül ayında da Beuys100 Social Sculpture isimli bir atölye çalışması sonucunda geliştirdiğim bir enstalasyon çalışmam sergilenecek Güney Kıbrıs’ta. Yine Rüstems’ de yapılacak olan Apocalypse diye uluslararası bir sergi projesi var. Orada da bazı çalışmalarım yer alacak. Haziran ayında iki enstalasyon çalışmam daha olacak. Bir tanesi küresel ısınma üzerine. Şu anda da ARUCAD Kale binasında açılan sergide birkaç çalışmam yer alıyor. Onun dışında her gün üretmeye devam etmekteyim.

Girne Belediyesi