Bugün Kıbrıs
Hakkında, Fatma Ünal’ın sahte diploma davasında tutuklu savcılık tanığı Serdal Gündüz tarafından mahkemede adının verilmesi başta olmak üzere; İçişleri Bakanlığı yaptığı dönemde görev yapan sekreterinin sahte diploma soruşturması kapsamında tutuklanması, akademik çalışmalarına ilişkin intihal iddiaları ve savcılık ile polis nezdinde araştırılması talep edilen çeşitli iddialar bulunan Meclis Başkanı Ziya Öztürkler ile ilgili tartışmalara dair açıklama yapan CTP milletvekili hukukçu Ürün Solyalı, masumiyet karinesinin siyasi sorumluluktan kaçış gerekçesi haline getirilemeyeceğini vurguladı.
Solyalı, masumiyet karinesinin ceza yargılamalarının temel ilkesi olduğunu hatırlatmakla birlikte, bu ilkenin Meclis Başkanlığı gibi kamusal güven ve tarafsızlık gerektiren bir makamda siyasi sorumluluğu ortadan kaldıran bir kalkan olarak kullanılamayacağını ifade etti. Meclis Başkanlığı makamının sıradan bir görev olmadığını belirten Solyalı, ciddi iddialar altında bu makamda ısrar edilmesinin kurumu ve demokrasiyi tartışmanın merkezine sürüklediğini kaydetti.
Ürün Solyalı’nın açıklamasının tamamı şöyle:
“Masumiyet karinesi elbette esastır.
Hiç kimse, yargı kararı olmadan suçlu ilan edilemez. Bir avukat olarak biliyorum ki bu ilke tartışılmaz ve tartışmaya da açılmamalıdır.
Ancak bu ilkeyi siyasi sorumluluktan kaçmak için bir siper haline getirmek, demokrasinin ruhunu boğmaktır. Demokrasiler yalnızca ceza hukuku üzerinden işlemez.
Hukuki sorumluluk ile siyasi sorumluluk aynı şey değildir.
Soruşturma süreci makamları ve yargı, doğal olarak “suç var mı?” sorusunu sorar.
Siyaset ise aynı anda ve kaçınılmaz olarak şu soruyu sormak zorundadır:
Bu makam, bu iddialar altında taşınabilir mi?
Meclis Başkanlığı gibi bir makam sıradan bir görev değildir. Yasamanın temsilcisidir.
Tarafsızlığın, çoğulculuğun, ciddiyetin ve kamusal güvenin temsilidir.
Hakkında çok ciddi iddialar varken bu makamda ısrar etmek, masumiyet karinesini savunmak değil; makamı kişisel bir savunma hattına dönüştürmektir. Bu tutum, Meclis’i de demokrasiyi de tartışmanın merkezine sürükler.
Birçok ismi içinde barındıran bir davada, savcılığın sorgu ve yönlendirmesi altında olan bir tanığın; ilk isim olarak ve “makul şüphe” yaratabilecek temelde Meclis Başkanı makamında oturan bir kimsenin dönemin görevini (İçişleri Bakanlığı) de kötüye kullanma, vatandaşlık verme taahhüdü/vermeme tehdidi iddiası ile vermesi meseleyi kuru bir iftiradan öteye taşımaktadır.
Aynı davada; sekreterinin ilk tutuklananlar arasında olması da meseleye derinlik katmaktadır. Ayrıca, savcılığın bu noktadaki “yönlendirmesi” yeni dosyaların gelebileceği hakkında da ipucu vermektedir. Gelmelidir de.
Burada mesele iddiaların doğru olup olmaması değildir.
Mesele, bu iddialar altında Meclis’in saygınlığının korunup korunmadığıdır.
Yargı süreci devam ederken koltuğa tutunmak, “yargıya saygı” değil; açık biçimde koltuğu kalkan olarak kullanmaktır.
Görevden ayrılmak suçun kabulü değildir.
Aksine, gelişmiş demokrasilerde bu davranış, kurumu ve demokratik işleyişi koruma sorumluluğunun gereğidir.
Koltuğu terk etmemek ise direnç değil; etik körlük ve siyasi inat halidir.
Meclis Başkanlığı makamını bir mevziye, bir dokunulmazlık alanına dönüştürmek, yalnızca bugünkü tartışmayı değil; Meclis’e duyulan güveni de derinden yaralar. Bu yaklaşım “siyasi ahlak” değil, güce tutunma kültürüdür.
Demokratik olgunluk, her koşulda koltuğu korumakta değil;
gerektiğinde koltuktan kalkabilme cesaretini gösterebilmekte ortaya çıkar.
Siyasi, ahlaki ve etik sorumluluklar temelinde hareket etmek, kamu vicdanı ve güveni açısından çok önemlidir.
Tüm bu çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun konuşulmasını engellemek için de Meclis’e CEZA (Değişiklik) Yasası gönderme ihtiyacı başka bir “ahlak” sorunu değil mi?”
