Kalabalık masalarda en çok gülenler biziz. Masanın neşesi, sohbetin motoru, kahkahanın tedarikçisi olan tarafız. Sohbet durduğunda ilk cümleyi biz kurarız. Havada asılı kalan o kısa sessizliği ilk biz fark eder ve hızla doldururuz. Dışarıdan bakıldığında bu, güçlü bir sosyal beceri gibi görünür. Oysa çoğu zaman bu, bir beceriden çok bir korunma refleksidir. Çünkü bizim için sessizlik, dinlenme alanı değil, tehlike alanıdır.
Sessizlik geldiğinde, dış dünyanın sesi azalır ve iç dünyanın sesi yükselir. Yıllardır bastırdığımız acılar, düşünceler, ertelediğimiz yüzleşmeler, görmezden geldiğimiz kırgınlıklar o boşlukta yankı bulur. İşte tam bu yüzden, kahkahayı biraz daha yükseltiriz. Gürültüyü biraz daha artırır, masayı biraz daha canlı tutarız.
Kahkaha, eğlenceden çok bir kamuflaj haline gelir. Gürültüyü severiz. Kalabalığı severiz. Yüksek müziği, kesintisiz sohbeti, sürekli hareketi severiz. Çünkü kalabalıkta kimse gerçekten susmaz. Kimse gerçekten bakmaz. Kimse gerçekten duymaz. Ve bu, bize büyük bir konfor sağlar.
Kendi içimize dönmek zorunda kalmayacağımız ortamları bilinçsiz bir ustalıkla seçeriz.
Kalabalık masalarda anlattığımız hikayelerin çoğu başkalarına aittir. Anılar, absürt olaylar, başkalarının tuhaflıkları… Çünkü kendimizi anlatmaya başladığımızda hikaye komik olmaktan çıkar. Ağırlaşır. Derinleşir. Ve en tehlikelisi, sessizleşir.
Ama bazen, istemeden kendimizi de anlatırız. Bunu da mizah yoluyla yaparız. Kendi travmalarımızın esprisini yaparız. En acı hatıralarımızı en parlak cümlelere dönüştürürüz. Çocukluk yaralarımızı punchline haline getiririz. Kırıldığımız yerleri anekdot diye sunarız. Masadakiler güler. Biz de güleriz. Kimse fark etmez…Orada anlatılan şey bir fıkra değil, bir yaradır. Çünkü biz, yaralarımızı kimsenin iyileştiremeyeceğini biliriz.
Bu yüzden kimsenin yaraya ciddiyetle bakmasını da istemeyiz. “Bir bakayım” diyen, ister istemez dokunur. Dokunan acıtır. Acıtan iz bırakır. Oysa mizah, dokunulmaz bir alandır. Kimse espriye pansuman yapmaya kalkmaz.
Acılarımızı da kahkahayla bastırmaya çalışırız. Yitirdiklerimizi, şen kahkahalar ve komik hikayeler eşliğinde hatırlamayı tercih ederiz. Sanki onları üzülerek anarsak gerçekten kaybetmiş olacağız da, gülerek anarsak hala bizimle kalacaklarmış gibi davranırız. Hatıraları hafifletir, yüklerini espriye dönüştürürüz.
Böylece acı, çözülmeden ama görünmeden kalır. Kahkaha yüzümüzde parlarken, içimizde büyük bir sessizlik saklıdır. Kalabalıkta ne kadar görünürsek, içimizde o kadar kayboluruz.
Belki de bu yüzden, en çok gülenler olarak eve döndüğümüzde en çok yorulan da biz oluruz. Kapı kapanır, ayakkabılar çıkarılır, gülüş yavaşça söner. Ve o an, gün boyu kaçtığımız şey gelir… Sessizlik.
O sessizlikte müzik yoktur. Sohbet yoktur. Kahkaha yoktur. Sadece yıllardır konuşmayı bekleyen bir iç ses vardır. Ve ertesi gün, yeniden bir kalabalık masa ararız…
