Rojava’da yalnızca insanlar ölmüyor, insanlığın sınırları da sistemli biçimde ihlal ediliyor. Siviller bombalarla, infazlarla, zorunlu göçle yok edilirken, cihatçı gruplar kadınları esir alıyor, ganimet gibi birbirlerine “hediye ediyor”, cinsel şiddeti savaşın sıradan bir aracı haline getiriyor. Bu, Ortaçağ karanlığını andıran bir vahşet değil, bugünün, gözümüzün önünde yaşanan bir suç rejimi. Ve bütün bunlar olurken, kulaklarımızda en çok çınlayan şey patlama sesleri değil, entelektüel bir sessizlik.
Ne tuhaftır ki aynı coğrafyada, aynı çağda, aynı ahlaki iddialarla konuşan çevreler için acının değeri değişkenlik gösteriyor. Filistin söz konusu olduğunda sosyal medya bir vicdan sahnesine dönüşüyor. Herkes mazlum, herkes öfkeli, herkes ilkeli. Ama konu Rojava’ya, Kürtlere, özellikle de cihatçıların elinde köleleştirilen kadınlara geldiğinde, bu ilkeler aniden karmaşıklaşıyor. Cümleler “ama” ile başlıyor, paylaşımlar seyrekleşiyor, vicdan düşük sese alınıyor.
Çünkü Filistin güvenli bir ahlaki pozisyondur. Devlet söylemiyle çatışmaz, bedel gerektirmez, hatta alkış getirir. Orada mazlumdan yana olmak politik cesaret değil, sosyal uyumdur. Oysa Rojava, risklidir. Devletin çizdiği sınırları, milliyetçi ezberleri, “terör” kelimesinin ardına saklanan büyük suskunluğu rahatsız eder. Ve tam da bu noktada, kendini solcu, ilerici, özgürlükçü olarak tanımlayan geniş bir kesim hızla pozisyon değiştirir. Bir anda herkes güvenlik uzmanı, sınır muhafızı, gönüllü milliyetçi olur. Her yer, devcileyin bir ülkü ocağına dönüşür.
Bu tablo, “diyet solculuğun” en çıplak halidir. Anti-emperyalizm afişte kalır, halkların kardeşliği slogan seviyesini aşamaz. Çünkü Rojava’da konuşmak, gerçek bir politik bedel ihtimali taşır. Orada yalnızca uzaktaki bir zulmü kınamazsın, buradaki iktidar ilişkilerine de dokunursun. Ve bu dokunuş, paylaşılan bin Filistin gönderisinden daha tehlikelidir.
Medyanın dili bu seçici körlüğü sistematik hale getirir. “Kadınlar kaçırıldı” denmez, “iddia” denir. “Siviller katledildi” denmez, “operasyon” denir. Tecavüz, esaret, infaz…Hepsi soyut kavramların arkasına itilir. Kürt ölünce istatistik olur, kadın esir alınınca detay sayılır. Filistinli çocuk öldüğünde gözyaşı meşrudur, Rojava’da kadın köleleştirildiğinde ise sessizlik makbuldür.
Asıl soru şu; Kimler için üzülmenin güvenli olduğuna kim karar veriyor? Ve hangi hayatlar, hangi bedenler, hangi kadınlar bu ahlaki güvenli alanın dışında bırakılıyor? Rojava’da yaşanan trajedi yalnızca bombalarla, cihatçı vahşetiyle sınırlı değil. Burada, bu suskunlukta, bu ikiyüzlülükte tamamlanıyor. Çünkü bazı hayatlar yalnızca ölür, bazı kadınlar yalnızca kaybolur ve bazı vicdanlar, tam da bu noktada, geri dönmemek üzere susmayı seçer…
