Ülke içinde adanın iki yakasında Kıbrıs Sorununun çözümüne dönük iradenin var olmadığı yaygın bir kanıdır. Toplumların içinden ve siyasi yapılarından kalıcı bir uzlaşma çıkacağına kimse inanmıyor ve haklı olarak dikkatler dış faktöre çevriliyor.
Dış faktörün ne yönde seyredeceğini kestirmek kolay değildir. İçinden geçtiğimiz dönemde uluslararası ilişkilerde anarşi ve ön görünmezlik hüküm sürüyor.
Yine de Kıbrıs Sorununda etkin olan ülkelerin tutumlarına dair bazı görüşler ileri sürülebilir.
Yanıtını aradığımız soruyu ele almak için öncelikle dış faktör olarak adlandırdığımız güçlerin var olan statükoda değişiklik yapmayı isteyip istemediklerine bakmalıyız.
Sırasıyla ABD’nin, AB’nin, İngiltere’nin Yunanistan’ın, Türkiye’nin ve artık Kıbrıs Sorununda önemli bir aktöre dönüşen İsrail’in soruna nasıl baktıklarına baktığımız zaman, statükoyu çelik halatlarla sağlama almaya çalıştıklarını görürüz.
ABD
Washington son yıllarda Kıbrıs Cumhuriyeti ile kurduğu ilişkilerde istediklerini elde etmiştir. Güney Kıbrıs’ı Rusya’nın etkisinden arındırarak kendi nüfuz alanı içine almayı başarmıştır. İngiliz üslerinin yanı sıra, Baf’ta bulunan Andreas Papandreu askeri havaalanını da istediği gibi kullanabilmektedir. Nitekim, bu ay içinde Amerika’dan gelecek askeri bir uzman heyeti havaalanın Amerika’nın ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeniden yapılandırılması için projelerle dolarlar getiriyor.
Washington ayrıca, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni İsrail ile ittifak yapmaya teşvik etmiş, bunda da başarılı olmuştur.
Kısacası, ABD Kıbrıs’ta statükodan memnun görünüyor.
Birleşik Krallık
Üç garantör ülkeden biri olan İngiltere de mevcut durumdan memnun görünüyor. Kolonyal devlet, Kıbrıs’ı bir üs olarak kullanmak yerine Kıbrıs’ta bir üs sahibi olmayı benimsediği 1950’lerin sonundan itibaren egemen üsleri tehlikeye girmedikçe, Kıbrıs Sorununda aktif bir tavır almaktan kaçınıyor. 1974 yılında garantör ülke olarak yükümlülüklerini yerine getirmeyip sessiz kalmasının nedeni, üslerinin risk altına girmediğini bilmesindendi. Nitekim, o gün bugündür üslerini sorunsuz olarak kullanıyor ve statükonun devamından hiçbir rahatsızlık duymuyor.
İsrail
Dış faktörün artık önemli bir ayağını oluşturan İsrail’e gelince…
İsrail, son yıllarda Kıbrıs Cumhuriyeti ile derin bağlar kurmuştur. Enerji alanında işbirliğinden tutun da, askeri alana kadar yayılan geniş bir işbirliği söz konusudur. Bu jeo-politik ittifak, Türkiye karşıtlığı temelinde pekiştirilmiştir. Bu nedenle, İsrail, Kıbrıslı Türklerle güç paylaşımına dayalı bir çözüm modeline kesinlikle karşıdır.
İsrail’e yakın olan kaynaklarını okumasına göre, Türkiye adanın kuzeyinde su, elektrik, nüfus aktarımı ve alt yapı yatırımlarıyla öyle bir bağımlılık ilişkisi kurmuştur ki, bu durum artık geri döndürülemez. Olası bir ortak devlete de Türkiye’nin gücü mutlaka yeni yapıya yansıyacaktır. Bu yüzden, iki toplumun ortak yönetiminde olacak bir devleti kendi çıkarları açısından sakıncalı buluyor.
Kıbrıs Rum toplumunun büyük çoğunluğu da artık İsrail’i Türkiye karşısında bir güvenlik kalkanı olarak görüyor ve ülkenin birleşmesinden çok, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin mevcut halinin korunmasına önem veriyor.
Yunanistan
Gelelim Yunanistan’a…
Yunanistan, mevcut yapısıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’ni “ikinci bir Helen devleti” olarak görüyor ve bu durumun değişmesini istemiyor. Fakat, yakın geçmiş yüzünden bu çok hassas bir konu haline geldiğinden bunu açıkça dile getirilmiyor. Atina, Kıbrıslı Rumların tercihlerine saygı duyduğunu belirtmekle yetiniyor.
Fakat, Yunan dışişlerinde mevcut durumdan rahatsız olan birinin olduğunu zannetmiyorum. Ayrıca, kamuoyunu yönlendiren etkili kesimler -gazeteciler, tarihçiler, milliyetçi aydınlar- Kıbrıs Sorununun kalıcı bölünmeyle noktalanmasını en gerçekçi çözüm olarak görüyorlar ve bunu çeşitli biçimlerde ifade ediyorlar. Kıbrıs Rum toplumunun bölünmeyi resmen kabul edeceği günün gelmesini sabırla bekliyorlar.
AB
Avrupa Birliği’ne gelince. Brüksel, Kıbrıs Sorunu ile yaşamaya alışmış görünüyor. Adanın birleşmesini artık sadece bir temenni olarak dile getiriyor ama ortaya hiçbir somut çaba koymuyor.
Teorik olarak bütün ada AB’ye dahil edilmiş olsa da, adanın kuzeyinin Türkiye’nin hegemonyası altında kalmasını kabul etmiş bulunuyor. Türkiye’yi Jeo-stratejik açıdan önemli bir müttefik olarak görüyor ve Kıbrıs Sorunu yüzünden Türkiye ile karşı karşıya gelmek istemiyor. Sorunla yüzleşmeden sorunun etrafından dolaşıyor.
Görüldüğü gibi, Kıbrıs Sorununun çözümünde söz sahibi olabilecek dış aktörler bölünmüşlüğün devamından, hatta kalıcılaşmasından rahatsızlık duymuyorlar.
Türkiye
Şimdi de sorunun doğasından ötürü çözümde herkesten daha fazla söz sahibi olan Türkiye’ye bakalım.
Adanın temelli bölünmesi ve/veya kuzeyin Türkiye’ye ilhak edilmesi durumunda adanın Kıbrıs Rum kontrolünde kalacak olan bölgesinin Türkiye karşıtı güçlerin temelli olarak konuşlanacağı bir üs bölgesine dönüşeceğine kesin gözüyle bakabiliriz. Mevcut durumda olup bitenler bize bu konuda bir fikir veriyor.
Durum böyle olduğu halde, Ankara bölünmeyi esas alan formülleri benimsemiş görünüyor. Bu, Türkiye’nin eskiden beri izlediği Kıbrıs politikalarıyla çelişen bir durumdur.
Ortada ya yanlış bir jeo-politik hesap var, ya da gerçekler karşısında körleştiren bir Büyüklük algısı!
Türkiye aktif olarak adanın bölünmesini savunduğu 1957-1958 arasında bile temelli bölünme durumunda adanın Kıbrıs Rum bölgesinde güvenlik konularında söz sahibi olması gerektiğini düşünüyordu. Başbakan Menderes’in Kıbrıs danışmanı Nihat Erim hükümete sunduğu raporlarda bunu açıkça dile getiriyordu: “Kıbrıs’taki Rumlara verilecek bölgede, Türkiye, Türkiye ve Yakın Doğu’nun güvenliği için gerekli olacak koruyucu önlemlere katılmalıdır. Yunanistan, Türk bölgesinde aynı hakkı talep edemez, çünkü adanın Anadolu’ya uzaklığı 45 mil iken, Pire’ye uzaklığı 600 mildir.”
Görüleceği gibi, Nihat Erim, Türkiye’nin Kıbrıslı Rumlara kalacak bölgede güvenlik politikalarında söz sahibi olması gerektiğini ileri sürüyordu. Fakat, bunun gerçekçi bir politika olmadığını kendisi de biliyordu. Nitekim Erim, Zürih-Londra Anlaşmalarını Türkiye açısından büyük bir başarı sayarak selamlamıştı. Çünkü, Enosis yasaklanmış, Kıbrıslı Türkler de devlet işlerinde söz sahibi olmuşlardı ki, bu çözüm şekli Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını korumak bakımından “çok iyi bir çözüm” olarak değerlendiriliyordu.
Adanın temelli bölünmesi durumunda dün olduğu gibi bugün de Türkiye’nin Kıbrıs Rum bölgesinde söz sahibi olması mümkün değildir.
Bu yüzden, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna damga vuran jeo-politik konsept, günümüzün koşullarında da geçerliliğini koruyor. Türkiye’nin Kıbrıs’taki çıkarları açısından en rasyonel formül, Kıbrıslı Türklerin devlet yönetimine eşitlik temelinde katılımını sağlayacak olan federal devlet formülüdür. Federal devlet, Kıbrıslı Türklerin ayrı bir etno-politik toplum olarak varlığını korumak ve görünür olmak açısından da yaşamsaldır.
Bu yüzden, Türk tarafı vakit kaybetmeden ve hiçbir gerekçenin arkasına saklanmadan bir an önce Federal Çözüm Taarruzuna kalkışmalıdır.
Unutulmamalıdır ki, kalıcı bölünmeye dayalı formüller İsrail’in ve Yunanistan’ın benimsediği formüllerdir.
Fakat, birileri “Biz Büyük Devletiz! Hem adanın kuzeyini ele geçiririz, hem de güneyinde söz sahibi oluruz” derse, o zaman durum değişir.
Tarih, başta Napolyon olmak üzere, büyüklük kompleksine kapılarak hezimete uğrayanlarla doludur…